Sensizim sevgili

•Nisan 23, 2009 • Yorum Yapın

Bir ses duyuyorum
Bir şeyler yanıyor sanki
Bir şeyler narın girdabında
Geçmişe gömülüyor sanki
Unutuluyor yavaş yavaş
Ama ne kadar savrulsada dumanı
Hep aynı yerde külü kalıyor
Aşktan kalan
Ayrılığın külü
Sensizliğin külü
Yanıyorum sensizliğin alevinde
Ateşin çekiyor beni
Kavuruyor bedenimi
Sensizliğin dumanında
Boğuyor ciğerlerimi
Sensizim sevgili
Sen yoksun bende
Yoksun ellerimde
Yoksun neşemde kederimde
Yoksun sensiz günlerimde
Sensizim sevgili
Umudum da yok artık sensiz
Sevinç de yok kedersiz
Sensiz olan tüm günlerim
Seni bulmadan önceki gibi
Sessiz ve neşesiz
Sensizim sevgili
Yanıyorum yokluğunun alevinde
Yanıyorum tüm benliğimle
Sana beslediğim tüm sevgimle
Ve içinde yer aldığın kalbimle
Yanıyorum sensizliğimde
Sensizim sevgili
Tut kollarımdan artık
Çek beni bu alevden
Söndür içimdeki sensizliği
Yok et ayrılığın küllerini
Dağıt dumanları gök yüzüne
Dağıt yokluğunun alevini
Sensizim sevgili
Gel de bitir şu içimdeki
Sana olan özlemi

ayyash07

Çocukluk günleri

•Nisan 2, 2009 • Yorum Yapın

Son kez duyarken sesini

Bir düşümü hatırladım birden

Yanı başımda bir hayat vardı

Başı omzumdaydı

Elleri ellerimde

Gözlerinde umut vardı

Sessizce aralanan dudakları

Sevgiyi fısıldardı

Yanı başımdaki o melek

Bana hayat katardı

Sözler verirdik birbirimize

Ne olur hiç ayrılmayalım

Hep beraber olalım

O içten sesinde

Sonsuz güven vardı

Hep inanmıştım ona

Hiç tereddüt etmeden

Bir kez bile düşünmeden

Hiç bırakmaz sanmıştım

O mutlu rüyalarda

Hep bir mutlu son vardı

Bir son vardı beklide

Düşlerimde mutluyken

Bu dünyada acıydı

Sen vardın o düşlerde

Bana veda ederken

Düşlerimde gülümseyen

Karşımda titreyen

Sessizce ayrılalım diyen

Güzel gözlerin vardı

Ayrılığı es geçip

Birlikteliği söyleyen

Bana yeminler eden

Şimdi de karşımda durup

Ayrılığı söyleyen

Beni yıkıp,dağıtan

Tatlı sözlerin vardı

Bu bir rüya değildi

Belki cümleye konan son nokta

Ya da iki cümle arası

Konan virgül gibiydi

Belki yeni hikayeler bekliyor seni

Yeni sözler, yeminler…

Ama bu saatten sonra beni

Bekliyor sensiz geceler

Sensiz sönen sigaram

Ve sensiz kapanan gözler

ayyash07

Ardından kalan

•Mart 28, 2009 • Yorum Yapın

Bir sigara daha yaktım resmine bakarken
Bendeki tek hatıranı ellerimde tutarken
Odam hapishanem, suçum sevmek sanki
Cezam ise ağlamak, hep seni düşünürken

Yine doğmaz bu güneş, yine bitmez bu gece
Kahrolmamak elde mi aklıma sen gelince
Zihnimde hatıralar, o eski hayallerim
Hiç derdim kalmazdı bana gülümseyince

Neydi günahımız, ne olduda ayrıldık
O kavgada sen ve ben, hepimiz hatalıydık
Affet beni sevgilim, en büyük hata benim
Böyle olmamalıydı, ikimizde yanıldık

Bin bir perişan halde çıkıp karşına gelsem
Eğilip diz çöksem, senden özür dilesem
Beni affeder miydin, yine sever miydin
Gözlerine bakarak sevdiğimi söylesem

Seni çok sevdiğimi yıldızlara haykırsam
Binlerce tövbe edip Allah’ıma yalvarsam
Telefona uzansam, numaranı tuşlasam
Hiç yanmaz mı yüreğin hıçkırarak ağlasam

Cennetteydim sanki ben senle birlikteyken
Aynı bankta oturup, ellerini tutarken
Utanırdın ilk önce masum masum gülerdin
Tıpkı melek gibiydin sevdiğini söylerken

Artık burada bitti, sanki her şey rüyaydı
Önce iyi başlayıp kötü biten masaldı
Seni sevdim sadece, halada seveceğim
Kalbimde bir Allah’a birde sana yer vardı

Kalmadı hiç umudum, bütün dünyam karardı
Tek tesellim sigaram, birde hatıralardı
Elimde tuttuğum resmin, gözlerimde hayalin
Ve de kulaklarımda “Seni seviyorum” kaldı

Kaçış

•Mart 3, 2009 • 1 Yorum

Düşündüm
Gitsem buralardan diye
Arkamı dönmeden
Kaçıp kurtulsam diye
Yapamadım
Gitmedi gözlerimden hayalin
Bırakamadım seni tek başına
Unutamazdım zaten seni oralarda
Kaçamazdım
Ayrılamazdım senden
Ayrılamazdım o narin ellerinden
Ve bırakıp gidemezdim bana hayat veren o neşeni
Beni tüm içtenliğiyle seven
Sıcacık kalbini

ayyash07

Diploma

•Ocak 5, 2009 • Yorum Yapın

“Ben okumadım, onlar okusun” diyordu Hasan bey.

“Biz 6 kardeştik. Kızlar ilkokulu bitirince babam bir daha okula göndermedi. Biz devam etmek istedik. Ortaokuldan sonra bizi de göndermedi. Çiftçiydi babam. Ne paramız vardı, ne okuyacak imkanımız…”

Orhan babası ve büyüklerinin oluşturduğu bir dost sofrasında, büyüklerinden öğütler alıyordu. Sıra Hasan Bey’e gelmiş, oğlu Orhan ve okulundan bahsediyordu arkadaşlarına. Makina mühendisliği, 3. sınıftaydı Orhan. Ve bayram tatilinde ailesinin yanında dinlenmekteydi.

“18’inde kardeşim Hatice’ye talip çıkmıştı. Öğretmenmiş. Tahsilli yani. O zamanlar tahsilin büyük kıymeti vardı Mustafa bey. Kaç maaş aldığı ikinci sıradaydı. Babam verdi Hatice’yi öğretmene. Koskoca öğretmen, büyük adam, kaçmaz bu kısmet demişti babam.”

Hatice halasının öğretmen eşini düşünüyordu Orhan. Emekliliğine 2 sene kalmış  Matematik öğretmeniydi. Serseri, tembel bir kaç öğrenciyi bırakmıştı geçen sene. Ve bir gün, okul çıkışı bıçaklamışlardı eniştesini. Erken emekli olmuştu. Tahsile saygı o zamanlardı diye düşündü Orhan.

“Dersleri de iyi maaşallah keretanın. Mühendis olacak inşallah. Hele bir okulunu bitirsin, askerliğini yapıp gelsin. Düğününü de yapacağız inşallah.”

Yeni mezun olmuş bir arkadaşı vardı Orhan’ın. Yurtta tanışmışlardı. Aynı bölümden mezun olmuştu 2 sene önce. Hemşehrisiydi. Daha geçen gün görüşmüşlerdi. “İş yok” diyordu. “İstersen okul birincisi ol, yok.”

Kendisi de aynı şeyleri yaşayacaktı muhtemelen. Kız istenirken, itibar sebebi olarak görülen bir mesleğin eğitimini alıyordu. Mühendis olacaktı. Ama sadece diploma üzerinde. Muhtemelen okul bitince ya bir bakkal dükkanı açacaktı. Ya da pazarda sebze-meyve satacaktı.

Diploması duvarın bir köşesinde, çerçevelenmiş bir halde yıllarca asılı duracaktı. O asılı olduğu sıralarda askere gidip  gelecek, azami 1000 ytl maaşla bir branş dışı bir iş bulacak, işinde tutunamayacak, farklı iş arayacak, o sırada evlenecek, çoluk çocuk sahibi olacak, babasının yaptığı gibi o da onları okutacaktı.

Üniversiteyi kazandığı sene kendi bölümüne 60 kişilik kontenjan ayrılmıştı. O sene kontenjan dolmuştu.  1. sınıftayken 60 kişilik mevcuda sahip bir sınıfta yer alıyordu. 2. sene ayrılanlar olmuş, sayıları 53’e düşmüştü. Bununla paralel yine aynı bölümden mezun, iş bulamayan arkadaşını düşünüyordu. Onunla beraber 48 kişi daha mezun olmuştu o sene. Kim bilir onlar neler yapıyordu.

Ülke çapında yüzlerce bölüme, yüz binlerce kontenjan ayrılıyordu. Bu okullardan her sene on binlerce insan mezun oluyor, şanslı olanlar alanlarıyla ilgili iş bulabiliyorlardı.

“Makina mühendisi olacak benim oğlum. Düğününü ben yapacağım onun” diyordu Hasan bey gururla.

“Gidelim artık baba” dedi Orhan. “Sınavlarım var bayram dönüşü. Biraz onlara bakayım.”

Parlak geçen sınavların parlattığı bir diplomayla evine geleceği günü düşünüyordu Orhan.

Elinde parlak bir diplomayla işsizler ordusuna katılacağı günü.

 

ayyash07

Evladım, bana sigara alabilir misin?

•Ekim 29, 2008 • 1 Yorum

Öksürüyordu…

Boğazından bir türlü atamıyordu o kütleyi. Yıllardır biriktirdiği zehirli kütleyi.

Bahçede top oynuyorlardı. Fatma Teyze bağırdı yukarıdan: “Çocuklar bakkala gider misiniz? Bir sigara, bir ekmek…” Fatma Teyze’nin attığı parayı aldığı gibi bakkala koşmuştu Hakan. Artan para üstünü bırakmayı ihmal etmemişti Fatma Teyze.

Ellerini açtı şimdi semaya. Son duayı etmek üzereydi mevftanın arkasından.

Bir Pazar günüydü. Babası izinliydi o gün, Hakan’ın da okulu yoktu. Uyanıldı, kahvaltı yapıldı, derslerin durumu soruldu. Kahvaltı üstü çay ve sigara seremonisindeydi sıra. Babası seslendi Hakan’a: “Hakan, git bana bir sigara kap gel oğlum.” Hakan bakkala gitti, artan parayla kendisine bir şeyler almayı da ihmal etmedi.

Ellerinin birini ağzına götürdü Hakan. Öksürüyordu tekrar.

Hakan beyaz eşya tamircisinde çalışıyordu. Servisten döndükleri sırada ustası sigarasının bittiğini farketti. Yakınlarda bu işi en iyi yapabilecek Hakan’dı. Hakan, sigarayı aldı ve ustasına verdi.

Fatma Teyze, babası, ustası, apartmana gelen polis amca. Hep aynı mevzu: “Delikanlı, bakkaldan bir sigara kap gel bana.”

El birliğiyle kazılan çukura atılıyordu ceset. Hakan buğulu gözlerle ölüyü toprağa indirirken, bir yandan da bir zamanlar bu merhumla yaşadığı anıları aklına getiriyordu.

Lisedeydi Hakan. Okul çıkışı kararlaştırmışlardı arkadaşlarla. O gün bir paket sigara alacaklardı. Babası da defalarca onu sigara almaya göndermemiş miydi? Fatma Teyze, öğretmenleri Bekir Hoca, ustası Kemal amca… Sigara almaya göndermemiş milerdi onları? Kötü bir şey olsaydı onlar içmezdi değil mi? Hakan ilk nefeste öksürükle beraber gelen o haz duygusunu unutamıyordu. Birinci, ikinci, üçüncü nefes… Keyif alıyordu Hakan. Babasının neden sigara içtiğini şimdi anlayabiliyordu.

Babasının cesedi üzerine kürekle toprak atıyordu şimdi Hakan. Gözyaşlarının akıp gitmesine engel olamıyordu.

Babası sigara içerken yakalamıştı onu bir gün. Köpürmüştü sinirinden. Babasının öfkesini unutamıyordu. “Bir daha bu zıkkımı içmeyeceksin. Ben içiyorum da başım göğe mi eriyor? Bir daha elinde görürsem bunu gözüme gözükme benim. Çık git bu evden, bir daha da adım atma.”

Neden ama? Neden kızmıştı ki bu kadar? Madem kötü bir şey, neden almaya onu gönderiyordu? Neden sevmediği bu şeyi Hakan almak zorunda kalıyordu? Madem kötü bir şey, neden kendisi içiyordu? Anlayamıyordu Hakan.

Almaya gönderildiği, aldığında mükafatlandırıldığı sigara bu kadar kötüyse, neden o ve diğer çocuklar alıyordu? Neden gelecekteki tiryakiliğe bir kapı aralanıyor, neden beyinlere bu kadar yakından yerleştiriliyordu?

Neden ölmüştü babası Hakan’ın? Gırtlak kanseri demişti doktorlar. Babası bunun olacağını biliyor muydu? Bilmese içmesine kızmazdı değil mi? O zaman neden yanında, gözünün önünde içiyordu? Neden dumanını Hakan’a koklatıyordu? Neden o ve diğer çocuklara aldırıyordu?

Öksürmesi kesildi Hakan’ın. Gırtlağında biriken katranı atamıyordu. Bu öksürtüyordu işte. Babası da böyle öksürüyordu.

Şimdi babasının üzerine kapanan kilolarca toprağa bakıyordu Hakan. Kendisinin de üzerine kapanacaktı bu toprak bir gün.

Fatma Teyze’nin sesi kulaklarında çınlıyordu:

“Evladım, bana sigara alıp gelebilir misin?”

Öksürmeye devam ediyordu Hakan.

ayyash07

Bekleyiş

•Eylül 22, 2008 • Yorum Yapın

Metin heyecanlı bir şekilde volta atıyordu koridorda.
O sıralarda bir bebek var olan gücüyle bağırmaya çalışıyordu.

Çok sıkıldı Metin. Bir haber yoktu hala. Dışarıda sigara içmek için kapıya doğru yöneldi.

O sıralarda başka bir bebek daha bağırmaya çalışıyordu var gücüyle.

Kapının önünde bir banka oturdu Metin. Kendisini oraya getiren 9 yıllık serüveni düşünüyordu. Her defasında ayrı bir hüsran. Hep bekleyiş hiç sonlanmadan. Ama sonlanmak üzereydi işte. Büşra’yla beraber hep bekledikleri o an. Baba olacaktı Metin. Büşra 2 saattir içerideydi. Ve hala gelip ona birşey söyleyen olmamıştı.

O sıralarda başka bir bebek daha bağırmaya çalışıyordu var gücüyle.

Tolga içkileri aldı az önce marketten. Kız arkadaşıyla evde geçireceği gece içindi bu hazırlıklar. Evi de toparlamıştı çıkmadan önce. Birazdan da kız arkadaşıyla buluşmaya gidecekti. Tamam olmalıydı herşey.

O sıralarda bir bebeğin sesi kesiliyordu.

Metin hemşirelerin verdiği haberle havalara uçacak gibiydi. Kızı olduğunu öğrendi. Pembe havluya sarılmış küçük bedenine bakıyordu odanın camından. Metin baba olmanın hazzını yaşıyordu o an.

Bir bebek daha var gücüyle bağırmaya çalışıyordu o sıralarda.

Tolga kız arkadaşını aradı. İşi halledip halledemediğini soracaktı. Evet, halletmişti. Tolga büyük bir rahatlıkla uyuyabilecekti o gece. Bir bira açtı kendine ve büyük bir huzurla oturdu televizyonun karşısına.

Bir bebeğin sesi kesiliyordu o sıralarda.

Tolga’nın kız arkadaşı, Ayşegül hastaneden çıkıyordu. Elinde mavi havluya sarılmış bir bedenle. Elinde tutmak istemediği bir bedenle. Yaptıkları bir anlık dikkatsizlik sonucu bu noktaya gelmişlerdi. Ve şimdi bundan kurtulmalıydı. Hastanenin arka sokaklarında bir yerlerde uyuyan minik bedenin boğazına gitti elleri. Sesini çıkartamıyordu ellerindeki insan yavrusu. Sıkmaya devam etti. Soluk alış-verişlerinin kesildiğini duydu Ayşegül. Evet, kurtulmuştu ondan. 5 dakika sonra da Tolga arayacaktı zaten. Aynı rahatlık Tolga’nın bedenine de yayılacaktı.

O sıralarda başka bebekler daha bağırmaya çalışıyordu var gücüyle.

Metin gibi nicelerine mutluluk yayan seslerdi bunlar. Tolga gibilerine de baş belası olan sesler.

O sıralarda başka bebeklerin daha sesi kesiliyordu. Niceleri sesini duyuramadan göremedikleri dünyaya veda ediyorlardı.

Metin mutluydu. Sancılı geçen 8 yıldan sonra umutla bekledikleri 9 ay sonunda nihayete kavuşmuştu.

Tolga da mutluydu. Haberi öğrendikten sonra endişeyle beklediği 8 ay nihayete kavuşmuştu.

Büşra’yla bekledikleri an sonunda gelmişti. Metin babalığın hazzını yaşıyordu o an.

Ayşegül de elindeki et yığınını bir çöp konteynerine attı. Daha sonra evine gitmek için caddeye doğru yürümeye başladı.

O sıralarda bir bebeğin daha çığlıkları duyuluyordu doğumhanede.

ayyash07

Kırık kadeh

•Temmuz 24, 2008 • Yorum Yapın

Restoranın o gün önemli konukları vardı.

Büyük bir firmanın yöneticisi, ailesiyle birlikte akşam yemeği için masa ayırtmıştı. Kapıda onları şef garson karşıladı. “Buyurun efendim, masanız hazır, oturabilirsiniz” diyerek konukları masalarına oturttu.

Yavuz çok dalgındı o gün. İşine konsantre olmakta zorlanıyordu. Borçlarını, taksitlerini düşünüyordu. Komiydi Yavuz. Her işe koşuyordu. Bugünlük görevi ise bulaşıkları makineye yerleştirmekti. Birer birer yerleştiriyordu bulaşıkları dev gibi makineye.

Önceki çalıştığı restoranda garsondu. 10 yıldır bu mesleğin içerisindeydi. Askere gitmeden önce bir kebapçıda komi olarak başlamıştı. İşini sahipleniyordu. Azimliydi. Askerden döndükten 4 yıl sonra garsonluğa terfi etti. En son iş yerinden garson olarak ayrıldı.

Eski çalıştığı yerler, Yavuz hakkında iyi referanslar veriyordu. Yavuz iş başvurusunda bulunduğunda hakkında detaylı araştırmalar yaptılar. Bir Fransız dergisinde “Avrupa’nın en iyi 10 restoranı” başlıklı bir listede yer almıştı bu mekan. Haliyle burada işe başlamak kolay değildi. Yavuz’un geçmişi, iş deneyimi değerlendirildi ve bu lüks restoranda ona en uygun pozisyonun komi olacağına karar verildi.

Şef garson menüleri verdikten 10 dakika sonra tekrar geldi masaya, siparişleri almak için:

-Evet efendim, ne arzu etmiştiniz?
-Ben bir risotto alayım.
-Bana da aynısından…
-İçki olarak ne arzu ederdiniz?
-Beyaz şarap alalım.
-Peki efendim.

Mesut Bey, büyük bir bankada CEO koltuğunda oturuyordu. Avrupa’nın köklü bir bankasıyla ortaklık görüşmeleri devam ediyordu. Yabancı bankanın yetkilisi ve ailesiyle akşam yemeğine gelmişti. Hem iş konuşacaklar, hem de ortaklık arefesinde dostluklarını pekiştireceklerdi.

Yabancı firmanın temsilcisi, Mesut Bey’in bankası hakkında iltifatlarda bulunuyordu sürekli. En son televizyonlarda oynayan kredi kartı reklamını beğendiğini söylemişti. “Çalıştığınız ajansa tebriklerimi iletmeyi unutmayın” demeyi de ihmal etmedi. Çok yaratıcı bulmuştu reklamı. Böyle bir bankayla ortaklık kuracağı için mutluydu temsilci.

Önceki bulaşıkların yıkaması bitmiş, yeni bulaşıkları yerleştiriyordu Yavuz. Dalgındı. Kredi kartı borçlarını düşünüyordu. Her nakite sıkıştığında kredi kartını kullanıyordu. 700 Ytl maaş alıyordu Yavuz. Fazla bahşiş ve prim kalmıyordu kendisine. En büyük payı garsonlar aralarında bölüşüyordu. 3 tane kredi kartı vardı Yavuz’un. Kredi kartlarının en düşük limiti 2000 Ytl’ydi. 10 aydır kredi kartlarının borçlarını ödemeye çalışıyordu ama faizi ancak kurtarabiliyordu. Son durumda ki borcu toplam 43.000 Ytl’ydi, faiziyle birlikte. Yavuz kara kara bu borçları nasıl kapatacağını düşünüyordu.

Yerden bir ses geldi.

Bulaşıkhane şefi, duyduğu ses üzerine Yavuz’un yanına geldiğinde, özel takımlardan birinin yerde paramparça olduğunu gördü. Kızdı. “Hesabından düşülecek bu, ayrıca müdüre rapor da edeceğim son zamanlardaki performansını” dedi. Yavuz gelen bu ihtardan sonra daha da telaşlı bir hal almıştı. Bu ay kırdığı 4. tabaktı bu. Toplam 100 Ytl keseceklerdi maaşından. İş daha da içinden çıkılmaz bir hal almıştı.

Şef garson, Yavuz’un tabak kırmasını öğrendiğinde deliye dönmüştü. İçeride ünlü ve ağır konuklar vardı. İş adamları, sanatçılar, politikacılar… Stresliydi o gün şef garson. Hizmette en ufak bir kusur olmaması gerekiyordu. Bağırdı Yavuz’a. “Bu yaptığın müdür beyin hiç hoşuna gitmeyecek” dedi. Sinirli bir şekilde temiz tabakları, çatalları vs.. aldı ve mutfak kısmına doğru yöneldi.

Mesut Bey’in sosyetik kızı, masanın kenarında kadehle oynuyordu. Sıkıcı iş görüşmelerinden nefret ederdi. Babasıyla daha önce de çok kez gelmiş ve geceler boyu sıkıntıdan patlamıştı. Şu anda arkadaşlarıyla olmak isterdi. Bir gece kulübünde dans etmek varken, bu yemekte neyin nesiydi? Her geçen saniye burnundan soluma ritmi hızlanıyordu sosyetik güzelin. O arada şef garson tekrar masaya geldi.

Garsonun masaya gelmesiyle düşüncelerinden sıyrılan kız, anlık bir dikkatsizlikle kadehi yere düşürdü. Şef garson hemen müdahale etti:

-Sorun değil efendim, hemen temizleriz.
-Ay çok özür dilerim, bunu telafi ederim.
-Önemli değil efendim.
-Size de ayıp oldu…

Şef garson komilerden birini yanına çağırdı acilen. Ve kırık kadeh parçacıklarını hemen temizlemesini emretti.

Yavuz, müdürün yanından pek mutlu dönmedi. Bu ay kırdığı gereçler yüzünden 200 Ytl ceza gelmişti kendisine. Topun ağzındaydı. İşten çıkartabilirlerdi.

Yavuz, cebindeki bozuk paralarla gazete aldı. İş ilanlarına bakacaktı. Bir banka oturdu Yavuz. Önce gazetenin içerisine bir göz attı. Magazin sayfasında bir haber dikkatini çekti:

-”Sosyetik güzel, sakarlığıyla geceye damgasını vurdu”

Haberde geçen restoranın, kendi çalıştığı restoran olması ilgisini çekti. Kızın kadehi yere düşürürken çekilen resimlerine baktı uzun uzun. Sitem etmek geldi o an içinden. Edemedi.

Yavuz, 200 Ytl’si kesilmiş maaşıyla evinin yolunu tuttu.

ayyash07

Minibüs yolculuğu

•Temmuz 17, 2008 • Yorum Yapın

Ebru sıkıntıdan patlamak üzereydi.

Minibüsle işten eve dönüyordu. Fakat minibüse bineli 1 saat geçmesine rağmen değil evine varmak, daha iş yerinin bulunduğu mahalleden çıkamamıştı. Çok boğucu bir trafik vardı. Arabalar yerinden kımıldamıyordu. Derin bir “ya sabır” çekti Ebru.

Erdal, mezuniyet hediyesi olarak babasının aldığı arabasına bakıyordu gülümseyerek. Her şeyiyle kendisine ait olan bir araba… Az sonra arabasına binecek ve arkadaşlarıyla buluşacaktı. Muhtemelen yeni taktırdığı bass’la son ses müzik çalacak, camları da açarak sokakları inletecekti. Sigarasını söndürdükten sonra arabasına bindi.

“Hayırlı olsun” dedi Burak “güle güle kullan, Allah nice hatunlar gezdirmek nasip etsin” dedi gülerek. Erdal’ın göğsü kabarıyordu. Ortamda bir havası olmuştu. “Kaç basıyor acaba?” diye sordu birisi. “Deneyelim” diye yanıtladı Erdal. “Yarışalım o zaman” dedi bir başkası. Ayaküstü hangi güzergahı kullanacaklarını belirlediler. 5 dk sonra motorlardan ağır gürültü duyulmaya başlandı.

Ebru’nun sinir katsayısı hızla yükseliyordu. Aynı şekilde minibüsteki herkes homurdanıyordu. Şoför, kalabalığa seslendi:

-Yasak olduğunu biliyorum. Ama müsaadenizle camı açıp sigara içmek istiyorum. Beynim patlamak üzere.

Birkaç kişi “iç kardeşim” diye seslendi şoföre. Diğerleri minibüsün içinde muhabbet ediyordu.

-”Biz adam olmayız” diye söylendi yaşlı bir amca.
-”Ayıptır ya, bu kadar beklenir mi trafikte, yürüyerek gitsem daha çabuk varırdım.” dedi bir genç.
-”Seçimlerde oy istemeyi biliyorlar. Ama o koltuğa oturunca hiçbir şeyi hatırladıkları yok. Kim geldiyse şu trafiği düzeltemedi.” dedi yaşlı bir teyze.
-”El gider Ay’a, biz gideriz yaya” katıldı şoför.

Arkalardan gelen siren sesleri minibüse kadar ulaşıyordu. Şoför, gelen ambulansa yol açmak istiyordu fakat trafik tam bir keşmekeşti. Sıkışıklığın kaynağını da bilmiyordu kimse. Ambulans kaderine razı olmak zorunda kaldı ve diğer araçlarla beraber yolun açılmasını beklemeye koyuldu.

Erdal, kavşağa gelmeden önce kırmızı ışığın yandığını gördü. Işıklara takılmadan son bir gayretle geçmek için gaza yüklendi. O sırada kavşağın sol tarafında kalan yoldaki araçlar hareket etmeye başladı. Erdal kavşağa geldiğinde gelen araçtan kurtulmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Soldan gelen araçla şiddetli bir şekilde çarpıştılar. Arkasından gelen arkadaşı bunu gördüğünde frene asılsa da aynı çarpışmaya dahil olmaktan geri kalmadı. Saniyeler içinde gerçekleşen bu olayda pek çok araç kazadan nasibini aldı. 12 tane araç zincirleme bir şekilde kavşağı kilitlerken, bu olayın insanların işten eve döndüğü saat olması ve dolayısıyla trafiğin yoğun olduğu saat olması acı bir rastlantıydı.

Kavşaktan geçme imkanı sıfırdı. Araçlar çarpışmanın etkisiyle savrulmuş, sürüklenmişti. Sağ kalanlarda frene zamanında bastıkları için şanslıydılar. Ama onlarda hareket edemiyordu. Hurdaya dönen araçlar kavşağı kilitliyordu.

Kazayı gören vatandaşlar arabalarını durdurup hemen olay yerine koştular. Ama içlerinde ilk yardım konusunda bilgi sahibi olan yoktu.. Yaralıların sayısı çok fazlaydı. Hemen alelacele Acil Yardım arandı, polis çağrıldı, çekici çağrıldı. Araçların içinde sıkışıp kalan insanlar kurtarılmaya çalışıldı. Erdal, başka bir aracın tekerinin altında başından kanlar akarak yatıyordu. “Gelin, tutun kollarından” diye bağırdı birisi. Topluluk, Erdal’ın bileklerinden tutarak çekmeye çalışıyordu. Bir diğer grup ise, Erdal’ın altına sıkıştığı arabayı kaldırmaya çalışıyordu. Erdal zor bela çıkarıldı arabanın altından. Kanaması bir haylı fazlaydı ve bilinci yerinde değildi. Çok zayıf bir şekilde nefes alıyordu. Kanamasını durdurmak için bir şeyler yapmaya çalıştı vatandaşlar. Kimisi buz koyalım dedi, kimi tampon yapalım dedi. Herkes elinden geldiğince yaralılara yardım etmeye çalışıyordu. Erdal’ın arkadaşı çoktan ölmüştü. Yolun kenarına çektiler onu. Herkes kendince muamele ettikten sonra ambulansı beklemeye koyuldular. Başka çareleri yoktu.

-”Bu ülke böyle işte, ambulans gelmek bilmiyor.”
-”Yahu adam ölecek, ambulans yok ortada.”
-”Trafiğin anası ağladı. Ne çekici geliyor, şunları kaldırsın; ne ambulans, geliyor, yaralıları alsın. Bizde kaldık böyle.”
-”Biz adam olmayız.” dedi içlerinden yaşlı bir amca.

Görünüşünden kültürlü ve eğitimli olduğu anlaşılan genç bir hanım Erdal’ın başucunda bekliyordu. Erdal’ın soluk alış-verişleri gittikçe düzensizleşmeye başlıyordu. Kanaması da durmak bilmiyordu. Aklına yapabilecek başka şeyler getirmeye çalışsa da olmuyordu. Mecbur ambulansı bekliyordu Erdal’ın başında.

Aynı anda 600 m ötede ambulans şoförü de bekliyordu. Trafik yerinden oynamıyordu. Sapabileceği herhangi bir ara yol da yoktu. Bekliyordu. Ama neyi? Bu trafiğin bu şekilde açılacağı yoktu.

Genç bayan Erdal’dan nabız alamıyordu. Panikle bağırmaya başladı. “Ölüyor, yardım edin.” Hemen Erdal’ın başına toplandılar. İçlerinden birisi rastgele kalp masajı yapmaya başladı. Kimisi suni teneffüs uyguluyordu. 5 dakika geçmesine rağmen Erdal’ın nabzında herhangi bir hareket yoktu. Erdal ölmüştü.

-”Burada inebilir miyim?” diye seslendi Ebru.
-”Bende inmek istiyorum.” dedi bir tanesi.
-”Kusura bakmayın, hepinizi burada indireyim ben. Bu trafiğin açılacağı yok. Geç kalmayın gideceğiniz yere.” diye seslendi şoför.
-”Bu saatte başka neyle gideriz evimize?” diye sordu yaşlı bir teyze.
-”Biraz yürürüz, sonra boş bir caddede başka bir minibüse bineriz, olmadı taksiye bineriz.” dedi torunu.
-”Biz adam olmayız.” diye söylendi yaşlı bir amca yerinden kalkmadan önce.

ayyash07

Sevinçli haber

•Temmuz 14, 2008 • Yorum Yapın

Boş gözlerle elindeki kağıda bakıyordu.

“Aslan oğlum” diyordu bir erkek sesi. Coşkulu bir sesti. “Yarın bir dana keselim. Ahali de sevinsin.”

Boş gözlerle elindeki kağıda bakıyordu genç kız.

Uzun tarlalar geldi aklına. Ne diyordu babası: “Çalışacaksınız. Bu mısırlar kendi kendine toplanmıyor.”

Kendini bildi bileli çalışıyordu. Hayvanlara yem veriyor, tarlalara su veriyor, evin işlerini yapıyordu. Daha çocukken eline verdiler çapayı. Yorulduğunda ablaları devam ediyordu kaldığı yerden. O sıcakta çalışmayı kaldıramıyordu bünyesi. Ablaları daha büyüktü ondan. Dayanıklıydılar.

O çalışırken; kardeşi ya evde uyuyor olurdu, ya kahvede olurdu. Akşamları da mahallenin gençleriyle toplanıyordu. Kasabaya falan inerler, dolaşıp gelirlerdi. Sonra da eve gelir, Dilan’ın hazırladığı yemekleri yerdi. Sabırsızdı da. Yemek geç kalırsa ortalığı inletirdi. Evin tek erkek çocuğuydu ne de olsa.

Boş gözlerle bakmaya devam ediyordu kağıda.

12 yaşındaydı.  Evde kalan tek ablası da nihayet el evine gidiyordu. Daha 17 yaşındaydı ablası. 3 yıl önce istemeye gelmişlerdi. Babası ödeyemeyecekleri miktarda başlık parası istemişti. Ertesi sene denkleştirmişler, tekrar istemişlerdi. Şimdi gitme vaktiydi ablası için.

Boynuna sarıldı ablasının. “Kurtar kendini abla” diyordu. Ağlıyordu Dilan. Ablası da ağlıyordu. Konu, komşu, civar köylerden herkes toplanıp gelmişti gelin ağlatmak için. Gözyaşları ablasınınkilerle beraber halıya damlıyordu.

Bir pıt sesi geldi elinde tuttuğu kağıttan.

Ne yazıyordu acaba bu kağıtta? Kardeşine bir mektup getirmişti muhtar. Babası aldı mektubu, heyecanla yırtmaya başladı. Pek anlamamıştı babası ama iyi birşey yazıyordu heralde. Kardeşi Bilal’e verdi. Bilal kağıdı okur okumaz bir çığlık atmıştı, “Kazandım!” diye.  Büyük okulu kazanmıştı anlaşılan. Kasabada gidilen 3 katlı okuldan daha büyüğüne.  Liseydi herhalde o okul. Şimdi ondan da büyüğüne gidecekti kardeşi.

Bir pıt sesi daha geldi kağıttan.

Geçen sene bir vakıftan iyi giyimli, şehirli abiler, ablalar gelmişti köye. Tek katlı köy okulunun mevcudunda kız öğrenci olmadığını gördüler. Tek tek evleri gezdiler. Dilan yeni nişanlanmıştı o sırada. 16 yaşındaydı. Ona birkaç soru sordular. Cevap veremedi. Babası sinirlendi. Dilan şehirli abiyle babasını izliyordu mahzun gözlerle.

“Hayır diyordu, bana tarlada lazım o. Hem 1 seneye kalmaz evlenecek. Benim hanemden çıkacak o. Sözümü bozamam” diyordu babası. Şehirliler dil döküyordu babasına. “Olmaz” diyordu. Dilan, okula gitme hayallerini yavaş yavaş suya gömüyordu.

Bir pıt sesi daha geldi kağıttan.

“Ver o kağıdı çabuk” diye bağırdı sert bir erkek sesi, “Mahvedeceksin kağıdı!”

Babası elinden almadan önce, kağıda boş gözlerle bakmaya bir süre daha devam etti Dilan. Okuyamıyordu. En azından okuyabilseydi, okuma-yazma öğrenebilseydi… Şimdi en azından Bilal’le birlikte sevinebilirdi bu habere. Ama sevinemiyordu. Çünkü kağıtta sevineceği herhangi bir haber göremiyordu Dilan.

“Aslan oğlum” diyordu babası. “Yarın bir dana keselim. Ahali de sevinsin.”

Erkek evlattı çünkü o. Tüm hayvanlar, tarlalar ona kalacaktı. Soyadı devam edecekti. Dilan da başkasına gidecek, onlardan olacaktı. Evlenene kadar bakardı babası. Zaten 1 ay sonra düğünü vardı Dilan’ın. Yeni bir nüfus cüzdanı vereceklerdi. Soyadı değişecekti kimliğinde. Ama o yeni soyadının ne olduğunu göremeyecekti.

Dilan boş gözlerle babasına bakıyordu.

Bir pıt sesi geldi yerdeki muşambadan. Gözleri, artık yerdeki muşambayı ıslatıyordu.

ayyash07