Pembe dizi

•Ağustos 30, 2009 • Yorum Yapın

-Gidelim buralardan n’olur?  Bir an önce gidelim.

-Merak etme meleğim. Her şey yoluna girecek.

Yukarıdaki cümleler bir Türk filminden alınma değildi. Gerçek hayatta, birbirini seven 2 insanın kurduğu cümlelerdi bunlar. Melek ile Mehmet’in. Kendi duygularının, büyüklerinin aldıkları kararlar yanında önemsiz olduğu, iki âşıktı Melek ile Mehmet.

Köy yerinde insan çabuk bulurdu birbirini. Mehmet ile Melek de öyle bulmuştu birbirlerini. Çocukken başlamıştı sevgileri ama büyüyünce sevgilerinin bir anlam kazanacağını anladılar. Evlenmek istiyorlardı. Ama her iki ailenin de böyle bir isteği yoktu. Özellikle Melek’in ailesinin.

Mehmet ise ailesini zorla ikna etmiş, Melek’i istemeye gitmişlerdi. Ama resmen kapıdan kovulmuşlardı. Melek ile Mehmet’in babaları, 3 sene önce bir arazi meselesi yüzünden karşı karşıya gelmişler, birbirlerine düşman olmuşlardı. İki düşman aile de çocuklarını evlendirmek istemiyordu.

Melek uzun bir süre evden çıkamadı. Duyduğuna göre, görücüleri gelecekti. Babasının fikri olumluydu. Yanlış insanlara gönül vermesindense, böylesi daha iyiydi.

-Sebeb-i ziyaretimiz malum. Bizim oğlanın evlenme vakti geldi. Eğer siz de uygun görürseniz; Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kızınız Melek’i oğlumuz Hasan’a istiyoruz.

-Oğlunuzdan daha iyi damat bulacak değilim ya. Verdim gitti. Hadi hayırlı olsun.

Melek yan odadan bu konuşmaları dinliyordu. Mutsuzdu. Hasan’la kesinlikle evlenmek istemiyordu.

-Gidelim meleğim buralardan. Seni başkasının ellerinde görmeye dayanamam.

-Gidelim Mehmet, gidelim. Hem de bir an önce.

Nişandan bir gün önce Melek, Mehmet’le Ankara’ya kaçmıştı. Usulünce nikâh kıyacaklar, sonra da ailelerinin gönlünü alacaklardı. Ama maalesef Emniyet Teşkilatı, kaçan âşıkları yakalamak konusunda çok daha başarılıydı.

Bulunduktan sonra polis tarafından ailesine teslim edildi Melek. Ama bir şartla. Kızın kılına zarar gelmeyecekti. Yoksa aile ölümünden sorumlu tutulacaktı.

Aile meclisinin kesin kararı ölümdü. Melek’in annesi “Kepaze etti bizi elaleme. Artık o benim kızım değil” demişti. Aile üyelerinin ortak kararı da buydu zaten. Melek, ailesini rezil etmişti.

Değişen zamanla birlikte, cinayet yöntemleri de değişiyordu. Madem kılına bile dokunamayacaklardı, onlar da dokunmazlardı. Ama dokunana da karışmazlardı.

Melek yatağının kenarında kıvrılan yılanı gördüğünde çok geçti. Attığı çığlık, ondan duyulan son ses oldu.

Polis, Melek’in ailesinde kusur bulmakta, Melek’i tutup getirmek kadar başarılı değildi. Aile aklanmıştı. Huzurlulardı. Artık tertemizdiler.

Melek’in annesi aylar sonra, dizinin yeni bölümünü izlemek için koltuğunda oturuyordu. Aşkları yılan hikayesine dönen, bir türlü kavuşamayan 2 gencin anlatıldığı sıradan bir diziydi bu.

-Ay inşallah kavuşurlar artık. Kurudu gitti çocuklar. Yazık…

Melek’in annesinin sözleriydi bunlar. Dizideki âşıkların haline üzülüyordu. Birbirlerini seviyorlardı ne de olsa. Ama türlü engeller sebebiyle kavuşamıyorlardı.

Bu ülkede binlerce genç, ailesi istemediği için birbirlerine kavuşamıyordu zaten. Niceleri sevdiğiyle beraber olduğu için öldürülüyor, niceleri başlık adı altında para karşılığı satılıyor, niceleri bir ömrü hiç sevmediği bir adamla beraber geçirmek zorunda kalıyordu. Ama bu ülkede milyonlarca insan kavuşamayan âşıkların, kararan hayatların anlatıldığı diziler karşısında göz yaşı döküyor, onlara dua ediyor, kaderlerine lanet okuyordu.

“Gidelim buralardan” diyordu kız, sevdiği adama. Fonda iç burkucu bir müzik, acılarına ortak oluyordu.

“Gidin, kurtarın kendinizi” diyordu Melek’in annesi ekran başından.

Melek gibileri, hayat denilen bu filmde bir figüran bile değildi. Hayat filminde aşk denen bir şey yoktu.

Gerçek aşk, sadece dizilerde vardı.

ayyash07

Başınız sağolsun…

•Ağustos 6, 2009 • Yorum Yapın

-Oğlum, eğer ölürsem arkamdan ağlamanızı istemiyorum. Hep gülümseyin.

-Anne, böyle konuşmayı bırak lütfen. Sana bir şey olmayacak. İyileştiğinde hep beraber güleriz.

Sedef, televizyonda dramatik bir film izliyordu. Uzun yıllar gurbette çalıştıktan sonra, memlekete döndüğünde annesini ölüm döşeğinde bulan bir adamın dramıydı bu. Klasik hikaye. İzleyicileri hüzünlendirmeye yönelik, sıradan bir hikayeydi.

O akşam işten yorgun dönmüştü. Mesaiye kalmış, zaten ağır olan işine 4 saatlik bir süre daha eklemişti. Günümüz şartları bunu gerektiriyordu.

“Kızım, bana su getirebilir misin?”

Sedef, anneannesine su getirmek için mutfağa doğru gitti. Biraz hareket iyi gelir hem diye düşündü.

-Umutlar tükeniyor. Hastamız tedaviye beklenen yanıtı vermiyor. Vücut direnci her geçen gün zayıflıyor. Her şeye hazırlıklı olun.

-Doktor bey, onu iyileştirin. Bunca sene ona hasret sonra annemi kaybedemem. Ona ihtiyacım var.

Sedef, su bardağını anneannesinin eline tutuşturdu. Anneannesi boş gözlerle pencereye bakıyordu.

“Kızım, bana su getirebilir misin?”

“Anneanne, su elinde ya.”

Sedef’i asıl yoran işi değildi. Her gün eve geldiğinde ilgilenmek zorunda olduğu anneannesiydi. Elinde olsa işi bırakır, anneannesiyle ilgilenirdi. Ama aynı zamanda çalışmak zorundaydı.

-Hastalık artık önlenemez şekilde ilerlemiş durumda. Bu saatten sonra tek yapabileceğimiz, onu birkaç gün daha ve acısız yaşatmak olacak.

-Bunu nasıl söylersiniz? Annemin öleceğini… Şimdi ben her gün, daha fazla acı çekmeden bir an önce ölmesi için dua mı edeceğim? Koskoca tıbbın elinden gelen bu mu?

Annesiyle beraber, her geçen gün anneannesinin çöküşünü izliyordu Sedef. Alzheimer hastasıydı. Basit unutkanlıklarla başlayan hastalığı zamanla ilerlemiş, kim olduğunu, yemek yiyip yemediğini bile unutacak hale gelmişti. Tuvaletinin geldiğini bile kendileri hatırlatmak zorunda kalıyorlardı. Sedef’i asıl yoran, anneannesinin hastalığıydı.

Şimdi ekranda adamın ve ailesinin hıçkırıklarla ağladığını görebiliyordu. Adam, annesini bir daha göremeyecek olduğuna üzülmekteydi. Bu ölüm, adam için çok erkendi.

-Başınız sağolsun.

Sevinmelisin diyordu içinden. Annenin daha fazla acı çektiğini görmedin. Gözünün önünde ölmeden, eriyip gitmesine tanık olmadın. Annen öldü ve kurtuldu diyordu Sedef. Herkes annen kadar şanslı değil.

Evet, anneannesi ölmüyordu. Ama yaşamıyordu da. Küçük bir kızken, okula giderken saçlarını ördüğünü hatırlamıyordu. Onu elinden tutup okula götürdüğünü, çıkana kadar kapıda beklediğini, iyi gelen karnesini ödüllendirdiğini hatırlamıyordu. Anneannesi, Sedef için yaptığı hiçbir şeyi hatırlamıyordu.

Televizyondaki adam, annesiyle ilgili anılarının yok oluşuna, o anıları bir daha hatırlamayacak olmasına, o anılarda dolu olan annesinin artık olmamasına ağlıyordu.

Sedef, yaşadığı halde hiçbir şeyi hatırlamayan anneannesine ağlıyordu. Bedenen yaşıyordu ama artık sadece anılarda vardı. Anneannesi torununun varlığını bile bazen hatırlamıyordu. Bu ölümden bile beterdi.

Film biterken, duyduğu son bir cümleyle, düşüncelerinden bir an olsun gerçek dünyaya dönmüştü. Babasının, adamın elini sıkarken söylediği bir taziyeydi bu.

“Başımız sağolsun…”

Sağolun diye cevap verdi Sedef…

ayyash07

Sensizim sevgili

•Nisan 23, 2009 • Yorum Yapın

Bir ses duyuyorum
Bir şeyler yanıyor sanki
Bir şeyler narın girdabında
Geçmişe gömülüyor sanki
Unutuluyor yavaş yavaş
Ama ne kadar savrulsada dumanı
Hep aynı yerde külü kalıyor
Aşktan kalan
Ayrılığın külü
Sensizliğin külü
Yanıyorum sensizliğin alevinde
Ateşin çekiyor beni
Kavuruyor bedenimi
Sensizliğin dumanında
Boğuyor ciğerlerimi
Sensizim sevgili
Sen yoksun bende
Yoksun ellerimde
Yoksun neşemde kederimde
Yoksun sensiz günlerimde
Sensizim sevgili
Umudum da yok artık sensiz
Sevinç de yok kedersiz
Sensiz olan tüm günlerim
Seni bulmadan önceki gibi
Sessiz ve neşesiz
Sensizim sevgili
Yanıyorum yokluğunun alevinde
Yanıyorum tüm benliğimle
Sana beslediğim tüm sevgimle
Ve içinde yer aldığın kalbimle
Yanıyorum sensizliğimde
Sensizim sevgili
Tut kollarımdan artık
Çek beni bu alevden
Söndür içimdeki sensizliği
Yok et ayrılığın küllerini
Dağıt dumanları gök yüzüne
Dağıt yokluğunun alevini
Sensizim sevgili
Gel de bitir şu içimdeki
Sana olan özlemi

ayyash07

Çocukluk günleri

•Nisan 2, 2009 • Yorum Yapın

Son kez duyarken sesini

Bir düşümü hatırladım birden

Yanı başımda bir hayat vardı

Başı omzumdaydı

Elleri ellerimde

Gözlerinde umut vardı

Sessizce aralanan dudakları

Sevgiyi fısıldardı

Yanı başımdaki o melek

Bana hayat katardı

Sözler verirdik birbirimize

Ne olur hiç ayrılmayalım

Hep beraber olalım

O içten sesinde

Sonsuz güven vardı

Hep inanmıştım ona

Hiç tereddüt etmeden

Bir kez bile düşünmeden

Hiç bırakmaz sanmıştım

O mutlu rüyalarda

Hep bir mutlu son vardı

Bir son vardı beklide

Düşlerimde mutluyken

Bu dünyada acıydı

Sen vardın o düşlerde

Bana veda ederken

Düşlerimde gülümseyen

Karşımda titreyen

Sessizce ayrılalım diyen

Güzel gözlerin vardı

Ayrılığı es geçip

Birlikteliği söyleyen

Bana yeminler eden

Şimdi de karşımda durup

Ayrılığı söyleyen

Beni yıkıp,dağıtan

Tatlı sözlerin vardı

Bu bir rüya değildi

Belki cümleye konan son nokta

Ya da iki cümle arası

Konan virgül gibiydi

Belki yeni hikayeler bekliyor seni

Yeni sözler, yeminler…

Ama bu saatten sonra beni

Bekliyor sensiz geceler

Sensiz sönen sigaram

Ve sensiz kapanan gözler

ayyash07

Ardından kalan

•Mart 28, 2009 • Yorum Yapın

Bir sigara daha yaktım resmine bakarken
Bendeki tek hatıranı ellerimde tutarken
Odam hapishanem, suçum sevmek sanki
Cezam ise ağlamak, hep seni düşünürken

Yine doğmaz bu güneş, yine bitmez bu gece
Kahrolmamak elde mi aklıma sen gelince
Zihnimde hatıralar, o eski hayallerim
Hiç derdim kalmazdı bana gülümseyince

Neydi günahımız, ne olduda ayrıldık
O kavgada sen ve ben, hepimiz hatalıydık
Affet beni sevgilim, en büyük hata benim
Böyle olmamalıydı, ikimizde yanıldık

Bin bir perişan halde çıkıp karşına gelsem
Eğilip diz çöksem, senden özür dilesem
Beni affeder miydin, yine sever miydin
Gözlerine bakarak sevdiğimi söylesem

Seni çok sevdiğimi yıldızlara haykırsam
Binlerce tövbe edip Allah’ıma yalvarsam
Telefona uzansam, numaranı tuşlasam
Hiç yanmaz mı yüreğin hıçkırarak ağlasam

Cennetteydim sanki ben senle birlikteyken
Aynı bankta oturup, ellerini tutarken
Utanırdın ilk önce masum masum gülerdin
Tıpkı melek gibiydin sevdiğini söylerken

Artık burada bitti, sanki her şey rüyaydı
Önce iyi başlayıp kötü biten masaldı
Seni sevdim sadece, halada seveceğim
Kalbimde bir Allah’a birde sana yer vardı

Kalmadı hiç umudum, bütün dünyam karardı
Tek tesellim sigaram, birde hatıralardı
Elimde tuttuğum resmin, gözlerimde hayalin
Ve de kulaklarımda “Seni seviyorum” kaldı

Kaçış

•Mart 3, 2009 • 1 Yorum

Düşündüm
Gitsem buralardan diye
Arkamı dönmeden
Kaçıp kurtulsam diye
Yapamadım
Gitmedi gözlerimden hayalin
Bırakamadım seni tek başına
Unutamazdım zaten seni oralarda
Kaçamazdım
Ayrılamazdım senden
Ayrılamazdım o narin ellerinden
Ve bırakıp gidemezdim bana hayat veren o neşeni
Beni tüm içtenliğiyle seven
Sıcacık kalbini

ayyash07

Diploma

•Ocak 5, 2009 • Yorum Yapın

“Ben okumadım, onlar okusun” diyordu Hasan bey.

“Biz 6 kardeştik. Kızlar ilkokulu bitirince babam bir daha okula göndermedi. Biz devam etmek istedik. Ortaokuldan sonra bizi de göndermedi. Çiftçiydi babam. Ne paramız vardı, ne okuyacak imkanımız…”

Orhan babası ve büyüklerinin oluşturduğu bir dost sofrasında, büyüklerinden öğütler alıyordu. Sıra Hasan Bey’e gelmiş, oğlu Orhan ve okulundan bahsediyordu arkadaşlarına. Makina mühendisliği, 3. sınıftaydı Orhan. Ve bayram tatilinde ailesinin yanında dinlenmekteydi.

“18’inde kardeşim Hatice’ye talip çıkmıştı. Öğretmenmiş. Tahsilli yani. O zamanlar tahsilin büyük kıymeti vardı Mustafa bey. Kaç maaş aldığı ikinci sıradaydı. Babam verdi Hatice’yi öğretmene. Koskoca öğretmen, büyük adam, kaçmaz bu kısmet demişti babam.”

Hatice halasının öğretmen eşini düşünüyordu Orhan. Emekliliğine 2 sene kalmış  Matematik öğretmeniydi. Serseri, tembel bir kaç öğrenciyi bırakmıştı geçen sene. Ve bir gün, okul çıkışı bıçaklamışlardı eniştesini. Erken emekli olmuştu. Tahsile saygı o zamanlardı diye düşündü Orhan.

“Dersleri de iyi maaşallah keretanın. Mühendis olacak inşallah. Hele bir okulunu bitirsin, askerliğini yapıp gelsin. Düğününü de yapacağız inşallah.”

Yeni mezun olmuş bir arkadaşı vardı Orhan’ın. Yurtta tanışmışlardı. Aynı bölümden mezun olmuştu 2 sene önce. Hemşehrisiydi. Daha geçen gün görüşmüşlerdi. “İş yok” diyordu. “İstersen okul birincisi ol, yok.”

Kendisi de aynı şeyleri yaşayacaktı muhtemelen. Kız istenirken, itibar sebebi olarak görülen bir mesleğin eğitimini alıyordu. Mühendis olacaktı. Ama sadece diploma üzerinde. Muhtemelen okul bitince ya bir bakkal dükkanı açacaktı. Ya da pazarda sebze-meyve satacaktı.

Diploması duvarın bir köşesinde, çerçevelenmiş bir halde yıllarca asılı duracaktı. O asılı olduğu sıralarda askere gidip  gelecek, azami 1000 ytl maaşla bir branş dışı bir iş bulacak, işinde tutunamayacak, farklı iş arayacak, o sırada evlenecek, çoluk çocuk sahibi olacak, babasının yaptığı gibi o da onları okutacaktı.

Üniversiteyi kazandığı sene kendi bölümüne 60 kişilik kontenjan ayrılmıştı. O sene kontenjan dolmuştu.  1. sınıftayken 60 kişilik mevcuda sahip bir sınıfta yer alıyordu. 2. sene ayrılanlar olmuş, sayıları 53’e düşmüştü. Bununla paralel yine aynı bölümden mezun, iş bulamayan arkadaşını düşünüyordu. Onunla beraber 48 kişi daha mezun olmuştu o sene. Kim bilir onlar neler yapıyordu.

Ülke çapında yüzlerce bölüme, yüz binlerce kontenjan ayrılıyordu. Bu okullardan her sene on binlerce insan mezun oluyor, şanslı olanlar alanlarıyla ilgili iş bulabiliyorlardı.

“Makina mühendisi olacak benim oğlum. Düğününü ben yapacağım onun” diyordu Hasan bey gururla.

“Gidelim artık baba” dedi Orhan. “Sınavlarım var bayram dönüşü. Biraz onlara bakayım.”

Parlak geçen sınavların parlattığı bir diplomayla evine geleceği günü düşünüyordu Orhan.

Elinde parlak bir diplomayla işsizler ordusuna katılacağı günü.

 

ayyash07

Evladım, bana sigara alabilir misin?

•Ekim 29, 2008 • 1 Yorum

Öksürüyordu…

Boğazından bir türlü atamıyordu o kütleyi. Yıllardır biriktirdiği zehirli kütleyi.

Bahçede top oynuyorlardı. Fatma Teyze bağırdı yukarıdan: “Çocuklar bakkala gider misiniz? Bir sigara, bir ekmek…” Fatma Teyze’nin attığı parayı aldığı gibi bakkala koşmuştu Hakan. Artan para üstünü bırakmayı ihmal etmemişti Fatma Teyze.

Ellerini açtı şimdi semaya. Son duayı etmek üzereydi mevftanın arkasından.

Bir Pazar günüydü. Babası izinliydi o gün, Hakan’ın da okulu yoktu. Uyanıldı, kahvaltı yapıldı, derslerin durumu soruldu. Kahvaltı üstü çay ve sigara seremonisindeydi sıra. Babası seslendi Hakan’a: “Hakan, git bana bir sigara kap gel oğlum.” Hakan bakkala gitti, artan parayla kendisine bir şeyler almayı da ihmal etmedi.

Ellerinin birini ağzına götürdü Hakan. Öksürüyordu tekrar.

Hakan beyaz eşya tamircisinde çalışıyordu. Servisten döndükleri sırada ustası sigarasının bittiğini farketti. Yakınlarda bu işi en iyi yapabilecek Hakan’dı. Hakan, sigarayı aldı ve ustasına verdi.

Fatma Teyze, babası, ustası, apartmana gelen polis amca. Hep aynı mevzu: “Delikanlı, bakkaldan bir sigara kap gel bana.”

El birliğiyle kazılan çukura atılıyordu ceset. Hakan buğulu gözlerle ölüyü toprağa indirirken, bir yandan da bir zamanlar bu merhumla yaşadığı anıları aklına getiriyordu.

Lisedeydi Hakan. Okul çıkışı kararlaştırmışlardı arkadaşlarla. O gün bir paket sigara alacaklardı. Babası da defalarca onu sigara almaya göndermemiş miydi? Fatma Teyze, öğretmenleri Bekir Hoca, ustası Kemal amca… Sigara almaya göndermemiş milerdi onları? Kötü bir şey olsaydı onlar içmezdi değil mi? Hakan ilk nefeste öksürükle beraber gelen o haz duygusunu unutamıyordu. Birinci, ikinci, üçüncü nefes… Keyif alıyordu Hakan. Babasının neden sigara içtiğini şimdi anlayabiliyordu.

Babasının cesedi üzerine kürekle toprak atıyordu şimdi Hakan. Gözyaşlarının akıp gitmesine engel olamıyordu.

Babası sigara içerken yakalamıştı onu bir gün. Köpürmüştü sinirinden. Babasının öfkesini unutamıyordu. “Bir daha bu zıkkımı içmeyeceksin. Ben içiyorum da başım göğe mi eriyor? Bir daha elinde görürsem bunu gözüme gözükme benim. Çık git bu evden, bir daha da adım atma.”

Neden ama? Neden kızmıştı ki bu kadar? Madem kötü bir şey, neden almaya onu gönderiyordu? Neden sevmediği bu şeyi Hakan almak zorunda kalıyordu? Madem kötü bir şey, neden kendisi içiyordu? Anlayamıyordu Hakan.

Almaya gönderildiği, aldığında mükafatlandırıldığı sigara bu kadar kötüyse, neden o ve diğer çocuklar alıyordu? Neden gelecekteki tiryakiliğe bir kapı aralanıyor, neden beyinlere bu kadar yakından yerleştiriliyordu?

Neden ölmüştü babası Hakan’ın? Gırtlak kanseri demişti doktorlar. Babası bunun olacağını biliyor muydu? Bilmese içmesine kızmazdı değil mi? O zaman neden yanında, gözünün önünde içiyordu? Neden dumanını Hakan’a koklatıyordu? Neden o ve diğer çocuklara aldırıyordu?

Öksürmesi kesildi Hakan’ın. Gırtlağında biriken katranı atamıyordu. Bu öksürtüyordu işte. Babası da böyle öksürüyordu.

Şimdi babasının üzerine kapanan kilolarca toprağa bakıyordu Hakan. Kendisinin de üzerine kapanacaktı bu toprak bir gün.

Fatma Teyze’nin sesi kulaklarında çınlıyordu:

“Evladım, bana sigara alıp gelebilir misin?”

Öksürmeye devam ediyordu Hakan.

ayyash07

Bekleyiş

•Eylül 22, 2008 • Yorum Yapın

Metin heyecanlı bir şekilde volta atıyordu koridorda.
O sıralarda bir bebek var olan gücüyle bağırmaya çalışıyordu.

Çok sıkıldı Metin. Bir haber yoktu hala. Dışarıda sigara içmek için kapıya doğru yöneldi.

O sıralarda başka bir bebek daha bağırmaya çalışıyordu var gücüyle.

Kapının önünde bir banka oturdu Metin. Kendisini oraya getiren 9 yıllık serüveni düşünüyordu. Her defasında ayrı bir hüsran. Hep bekleyiş hiç sonlanmadan. Ama sonlanmak üzereydi işte. Büşra’yla beraber hep bekledikleri o an. Baba olacaktı Metin. Büşra 2 saattir içerideydi. Ve hala gelip ona birşey söyleyen olmamıştı.

O sıralarda başka bir bebek daha bağırmaya çalışıyordu var gücüyle.

Tolga içkileri aldı az önce marketten. Kız arkadaşıyla evde geçireceği gece içindi bu hazırlıklar. Evi de toparlamıştı çıkmadan önce. Birazdan da kız arkadaşıyla buluşmaya gidecekti. Tamam olmalıydı herşey.

O sıralarda bir bebeğin sesi kesiliyordu.

Metin hemşirelerin verdiği haberle havalara uçacak gibiydi. Kızı olduğunu öğrendi. Pembe havluya sarılmış küçük bedenine bakıyordu odanın camından. Metin baba olmanın hazzını yaşıyordu o an.

Bir bebek daha var gücüyle bağırmaya çalışıyordu o sıralarda.

Tolga kız arkadaşını aradı. İşi halledip halledemediğini soracaktı. Evet, halletmişti. Tolga büyük bir rahatlıkla uyuyabilecekti o gece. Bir bira açtı kendine ve büyük bir huzurla oturdu televizyonun karşısına.

Bir bebeğin sesi kesiliyordu o sıralarda.

Tolga’nın kız arkadaşı, Ayşegül hastaneden çıkıyordu. Elinde mavi havluya sarılmış bir bedenle. Elinde tutmak istemediği bir bedenle. Yaptıkları bir anlık dikkatsizlik sonucu bu noktaya gelmişlerdi. Ve şimdi bundan kurtulmalıydı. Hastanenin arka sokaklarında bir yerlerde uyuyan minik bedenin boğazına gitti elleri. Sesini çıkartamıyordu ellerindeki insan yavrusu. Sıkmaya devam etti. Soluk alış-verişlerinin kesildiğini duydu Ayşegül. Evet, kurtulmuştu ondan. 5 dakika sonra da Tolga arayacaktı zaten. Aynı rahatlık Tolga’nın bedenine de yayılacaktı.

O sıralarda başka bebekler daha bağırmaya çalışıyordu var gücüyle.

Metin gibi nicelerine mutluluk yayan seslerdi bunlar. Tolga gibilerine de baş belası olan sesler.

O sıralarda başka bebeklerin daha sesi kesiliyordu. Niceleri sesini duyuramadan göremedikleri dünyaya veda ediyorlardı.

Metin mutluydu. Sancılı geçen 8 yıldan sonra umutla bekledikleri 9 ay sonunda nihayete kavuşmuştu.

Tolga da mutluydu. Haberi öğrendikten sonra endişeyle beklediği 8 ay nihayete kavuşmuştu.

Büşra’yla bekledikleri an sonunda gelmişti. Metin babalığın hazzını yaşıyordu o an.

Ayşegül de elindeki et yığınını bir çöp konteynerine attı. Daha sonra evine gitmek için caddeye doğru yürümeye başladı.

O sıralarda bir bebeğin daha çığlıkları duyuluyordu doğumhanede.

ayyash07

Kırık kadeh

•Temmuz 24, 2008 • Yorum Yapın

Restoranın o gün önemli konukları vardı.

Büyük bir firmanın yöneticisi, ailesiyle birlikte akşam yemeği için masa ayırtmıştı. Kapıda onları şef garson karşıladı. “Buyurun efendim, masanız hazır, oturabilirsiniz” diyerek konukları masalarına oturttu.

Yavuz çok dalgındı o gün. İşine konsantre olmakta zorlanıyordu. Borçlarını, taksitlerini düşünüyordu. Komiydi Yavuz. Her işe koşuyordu. Bugünlük görevi ise bulaşıkları makineye yerleştirmekti. Birer birer yerleştiriyordu bulaşıkları dev gibi makineye.

Önceki çalıştığı restoranda garsondu. 10 yıldır bu mesleğin içerisindeydi. Askere gitmeden önce bir kebapçıda komi olarak başlamıştı. İşini sahipleniyordu. Azimliydi. Askerden döndükten 4 yıl sonra garsonluğa terfi etti. En son iş yerinden garson olarak ayrıldı.

Eski çalıştığı yerler, Yavuz hakkında iyi referanslar veriyordu. Yavuz iş başvurusunda bulunduğunda hakkında detaylı araştırmalar yaptılar. Bir Fransız dergisinde “Avrupa’nın en iyi 10 restoranı” başlıklı bir listede yer almıştı bu mekan. Haliyle burada işe başlamak kolay değildi. Yavuz’un geçmişi, iş deneyimi değerlendirildi ve bu lüks restoranda ona en uygun pozisyonun komi olacağına karar verildi.

Şef garson menüleri verdikten 10 dakika sonra tekrar geldi masaya, siparişleri almak için:

-Evet efendim, ne arzu etmiştiniz?
-Ben bir risotto alayım.
-Bana da aynısından…
-İçki olarak ne arzu ederdiniz?
-Beyaz şarap alalım.
-Peki efendim.

Mesut Bey, büyük bir bankada CEO koltuğunda oturuyordu. Avrupa’nın köklü bir bankasıyla ortaklık görüşmeleri devam ediyordu. Yabancı bankanın yetkilisi ve ailesiyle akşam yemeğine gelmişti. Hem iş konuşacaklar, hem de ortaklık arefesinde dostluklarını pekiştireceklerdi.

Yabancı firmanın temsilcisi, Mesut Bey’in bankası hakkında iltifatlarda bulunuyordu sürekli. En son televizyonlarda oynayan kredi kartı reklamını beğendiğini söylemişti. “Çalıştığınız ajansa tebriklerimi iletmeyi unutmayın” demeyi de ihmal etmedi. Çok yaratıcı bulmuştu reklamı. Böyle bir bankayla ortaklık kuracağı için mutluydu temsilci.

Önceki bulaşıkların yıkaması bitmiş, yeni bulaşıkları yerleştiriyordu Yavuz. Dalgındı. Kredi kartı borçlarını düşünüyordu. Her nakite sıkıştığında kredi kartını kullanıyordu. 700 Ytl maaş alıyordu Yavuz. Fazla bahşiş ve prim kalmıyordu kendisine. En büyük payı garsonlar aralarında bölüşüyordu. 3 tane kredi kartı vardı Yavuz’un. Kredi kartlarının en düşük limiti 2000 Ytl’ydi. 10 aydır kredi kartlarının borçlarını ödemeye çalışıyordu ama faizi ancak kurtarabiliyordu. Son durumda ki borcu toplam 43.000 Ytl’ydi, faiziyle birlikte. Yavuz kara kara bu borçları nasıl kapatacağını düşünüyordu.

Yerden bir ses geldi.

Bulaşıkhane şefi, duyduğu ses üzerine Yavuz’un yanına geldiğinde, özel takımlardan birinin yerde paramparça olduğunu gördü. Kızdı. “Hesabından düşülecek bu, ayrıca müdüre rapor da edeceğim son zamanlardaki performansını” dedi. Yavuz gelen bu ihtardan sonra daha da telaşlı bir hal almıştı. Bu ay kırdığı 4. tabaktı bu. Toplam 100 Ytl keseceklerdi maaşından. İş daha da içinden çıkılmaz bir hal almıştı.

Şef garson, Yavuz’un tabak kırmasını öğrendiğinde deliye dönmüştü. İçeride ünlü ve ağır konuklar vardı. İş adamları, sanatçılar, politikacılar… Stresliydi o gün şef garson. Hizmette en ufak bir kusur olmaması gerekiyordu. Bağırdı Yavuz’a. “Bu yaptığın müdür beyin hiç hoşuna gitmeyecek” dedi. Sinirli bir şekilde temiz tabakları, çatalları vs.. aldı ve mutfak kısmına doğru yöneldi.

Mesut Bey’in sosyetik kızı, masanın kenarında kadehle oynuyordu. Sıkıcı iş görüşmelerinden nefret ederdi. Babasıyla daha önce de çok kez gelmiş ve geceler boyu sıkıntıdan patlamıştı. Şu anda arkadaşlarıyla olmak isterdi. Bir gece kulübünde dans etmek varken, bu yemekte neyin nesiydi? Her geçen saniye burnundan soluma ritmi hızlanıyordu sosyetik güzelin. O arada şef garson tekrar masaya geldi.

Garsonun masaya gelmesiyle düşüncelerinden sıyrılan kız, anlık bir dikkatsizlikle kadehi yere düşürdü. Şef garson hemen müdahale etti:

-Sorun değil efendim, hemen temizleriz.
-Ay çok özür dilerim, bunu telafi ederim.
-Önemli değil efendim.
-Size de ayıp oldu…

Şef garson komilerden birini yanına çağırdı acilen. Ve kırık kadeh parçacıklarını hemen temizlemesini emretti.

Yavuz, müdürün yanından pek mutlu dönmedi. Bu ay kırdığı gereçler yüzünden 200 Ytl ceza gelmişti kendisine. Topun ağzındaydı. İşten çıkartabilirlerdi.

Yavuz, cebindeki bozuk paralarla gazete aldı. İş ilanlarına bakacaktı. Bir banka oturdu Yavuz. Önce gazetenin içerisine bir göz attı. Magazin sayfasında bir haber dikkatini çekti:

-”Sosyetik güzel, sakarlığıyla geceye damgasını vurdu”

Haberde geçen restoranın, kendi çalıştığı restoran olması ilgisini çekti. Kızın kadehi yere düşürürken çekilen resimlerine baktı uzun uzun. Sitem etmek geldi o an içinden. Edemedi.

Yavuz, 200 Ytl’si kesilmiş maaşıyla evinin yolunu tuttu.

ayyash07