Minibüs yolculuğu

•Temmuz 17, 2008 • Yorum Yapın

Ebru sıkıntıdan patlamak üzereydi.

Minibüsle işten eve dönüyordu. Fakat minibüse bineli 1 saat geçmesine rağmen değil evine varmak, daha iş yerinin bulunduğu mahalleden çıkamamıştı. Çok boğucu bir trafik vardı. Arabalar yerinden kımıldamıyordu. Derin bir “ya sabır” çekti Ebru.

Erdal, mezuniyet hediyesi olarak babasının aldığı arabasına bakıyordu gülümseyerek. Her şeyiyle kendisine ait olan bir araba… Az sonra arabasına binecek ve arkadaşlarıyla buluşacaktı. Muhtemelen yeni taktırdığı bass’la son ses müzik çalacak, camları da açarak sokakları inletecekti. Sigarasını söndürdükten sonra arabasına bindi.

“Hayırlı olsun” dedi Burak “güle güle kullan, Allah nice hatunlar gezdirmek nasip etsin” dedi gülerek. Erdal’ın göğsü kabarıyordu. Ortamda bir havası olmuştu. “Kaç basıyor acaba?” diye sordu birisi. “Deneyelim” diye yanıtladı Erdal. “Yarışalım o zaman” dedi bir başkası. Ayaküstü hangi güzergahı kullanacaklarını belirlediler. 5 dk sonra motorlardan ağır gürültü duyulmaya başlandı.

Ebru’nun sinir katsayısı hızla yükseliyordu. Aynı şekilde minibüsteki herkes homurdanıyordu. Şoför, kalabalığa seslendi:

-Yasak olduğunu biliyorum. Ama müsaadenizle camı açıp sigara içmek istiyorum. Beynim patlamak üzere.

Birkaç kişi “iç kardeşim” diye seslendi şoföre. Diğerleri minibüsün içinde muhabbet ediyordu.

-”Biz adam olmayız” diye söylendi yaşlı bir amca.
-”Ayıptır ya, bu kadar beklenir mi trafikte, yürüyerek gitsem daha çabuk varırdım.” dedi bir genç.
-”Seçimlerde oy istemeyi biliyorlar. Ama o koltuğa oturunca hiçbir şeyi hatırladıkları yok. Kim geldiyse şu trafiği düzeltemedi.” dedi yaşlı bir teyze.
-”El gider Ay’a, biz gideriz yaya” katıldı şoför.

Arkalardan gelen siren sesleri minibüse kadar ulaşıyordu. Şoför, gelen ambulansa yol açmak istiyordu fakat trafik tam bir keşmekeşti. Sıkışıklığın kaynağını da bilmiyordu kimse. Ambulans kaderine razı olmak zorunda kaldı ve diğer araçlarla beraber yolun açılmasını beklemeye koyuldu.

Erdal, kavşağa gelmeden önce kırmızı ışığın yandığını gördü. Işıklara takılmadan son bir gayretle geçmek için gaza yüklendi. O sırada kavşağın sol tarafında kalan yoldaki araçlar hareket etmeye başladı. Erdal kavşağa geldiğinde gelen araçtan kurtulmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Soldan gelen araçla şiddetli bir şekilde çarpıştılar. Arkasından gelen arkadaşı bunu gördüğünde frene asılsa da aynı çarpışmaya dahil olmaktan geri kalmadı. Saniyeler içinde gerçekleşen bu olayda pek çok araç kazadan nasibini aldı. 12 tane araç zincirleme bir şekilde kavşağı kilitlerken, bu olayın insanların işten eve döndüğü saat olması ve dolayısıyla trafiğin yoğun olduğu saat olması acı bir rastlantıydı.

Kavşaktan geçme imkanı sıfırdı. Araçlar çarpışmanın etkisiyle savrulmuş, sürüklenmişti. Sağ kalanlarda frene zamanında bastıkları için şanslıydılar. Ama onlarda hareket edemiyordu. Hurdaya dönen araçlar kavşağı kilitliyordu.

Kazayı gören vatandaşlar arabalarını durdurup hemen olay yerine koştular. Ama içlerinde ilk yardım konusunda bilgi sahibi olan yoktu.. Yaralıların sayısı çok fazlaydı. Hemen alelacele Acil Yardım arandı, polis çağrıldı, çekici çağrıldı. Araçların içinde sıkışıp kalan insanlar kurtarılmaya çalışıldı. Erdal, başka bir aracın tekerinin altında başından kanlar akarak yatıyordu. “Gelin, tutun kollarından” diye bağırdı birisi. Topluluk, Erdal’ın bileklerinden tutarak çekmeye çalışıyordu. Bir diğer grup ise, Erdal’ın altına sıkıştığı arabayı kaldırmaya çalışıyordu. Erdal zor bela çıkarıldı arabanın altından. Kanaması bir haylı fazlaydı ve bilinci yerinde değildi. Çok zayıf bir şekilde nefes alıyordu. Kanamasını durdurmak için bir şeyler yapmaya çalıştı vatandaşlar. Kimisi buz koyalım dedi, kimi tampon yapalım dedi. Herkes elinden geldiğince yaralılara yardım etmeye çalışıyordu. Erdal’ın arkadaşı çoktan ölmüştü. Yolun kenarına çektiler onu. Herkes kendince muamele ettikten sonra ambulansı beklemeye koyuldular. Başka çareleri yoktu.

-”Bu ülke böyle işte, ambulans gelmek bilmiyor.”
-”Yahu adam ölecek, ambulans yok ortada.”
-”Trafiğin anası ağladı. Ne çekici geliyor, şunları kaldırsın; ne ambulans, geliyor, yaralıları alsın. Bizde kaldık böyle.”
-”Biz adam olmayız.” dedi içlerinden yaşlı bir amca.

Görünüşünden kültürlü ve eğitimli olduğu anlaşılan genç bir hanım Erdal’ın başucunda bekliyordu. Erdal’ın soluk alış-verişleri gittikçe düzensizleşmeye başlıyordu. Kanaması da durmak bilmiyordu. Aklına yapabilecek başka şeyler getirmeye çalışsa da olmuyordu. Mecbur ambulansı bekliyordu Erdal’ın başında.

Aynı anda 600 m ötede ambulans şoförü de bekliyordu. Trafik yerinden oynamıyordu. Sapabileceği herhangi bir ara yol da yoktu. Bekliyordu. Ama neyi? Bu trafiğin bu şekilde açılacağı yoktu.

Genç bayan Erdal’dan nabız alamıyordu. Panikle bağırmaya başladı. “Ölüyor, yardım edin.” Hemen Erdal’ın başına toplandılar. İçlerinden birisi rastgele kalp masajı yapmaya başladı. Kimisi suni teneffüs uyguluyordu. 5 dakika geçmesine rağmen Erdal’ın nabzında herhangi bir hareket yoktu. Erdal ölmüştü.

-”Burada inebilir miyim?” diye seslendi Ebru.
-”Bende inmek istiyorum.” dedi bir tanesi.
-”Kusura bakmayın, hepinizi burada indireyim ben. Bu trafiğin açılacağı yok. Geç kalmayın gideceğiniz yere.” diye seslendi şoför.
-”Bu saatte başka neyle gideriz evimize?” diye sordu yaşlı bir teyze.
-”Biraz yürürüz, sonra boş bir caddede başka bir minibüse bineriz, olmadı taksiye bineriz.” dedi torunu.
-”Biz adam olmayız.” diye söylendi yaşlı bir amca yerinden kalkmadan önce.

ayyash07

Sevinçli haber

•Temmuz 14, 2008 • Yorum Yapın

Boş gözlerle elindeki kağıda bakıyordu.

“Aslan oğlum” diyordu bir erkek sesi. Coşkulu bir sesti. “Yarın bir dana keselim. Ahali de sevinsin.”

Boş gözlerle elindeki kağıda bakıyordu genç kız.

Uzun tarlalar geldi aklına. Ne diyordu babası: “Çalışacaksınız. Bu mısırlar kendi kendine toplanmıyor.”

Kendini bildi bileli çalışıyordu. Hayvanlara yem veriyor, tarlalara su veriyor, evin işlerini yapıyordu. Daha çocukken eline verdiler çapayı. Yorulduğunda ablaları devam ediyordu kaldığı yerden. O sıcakta çalışmayı kaldıramıyordu bünyesi. Ablaları daha büyüktü ondan. Dayanıklıydılar.

O çalışırken; kardeşi ya evde uyuyor olurdu, ya kahvede olurdu. Akşamları da mahallenin gençleriyle toplanıyordu. Kasabaya falan inerler, dolaşıp gelirlerdi. Sonra da eve gelir, Dilan’ın hazırladığı yemekleri yerdi. Sabırsızdı da. Yemek geç kalırsa ortalığı inletirdi. Evin tek erkek çocuğuydu ne de olsa.

Boş gözlerle bakmaya devam ediyordu kağıda.

12 yaşındaydı.  Evde kalan tek ablası da nihayet el evine gidiyordu. Daha 17 yaşındaydı ablası. 3 yıl önce istemeye gelmişlerdi. Babası ödeyemeyecekleri miktarda başlık parası istemişti. Ertesi sene denkleştirmişler, tekrar istemişlerdi. Şimdi gitme vaktiydi ablası için.

Boynuna sarıldı ablasının. “Kurtar kendini abla” diyordu. Ağlıyordu Dilan. Ablası da ağlıyordu. Konu, komşu, civar köylerden herkes toplanıp gelmişti gelin ağlatmak için. Gözyaşları ablasınınkilerle beraber halıya damlıyordu.

Bir pıt sesi geldi elinde tuttuğu kağıttan.

Ne yazıyordu acaba bu kağıtta? Kardeşine bir mektup getirmişti muhtar. Babası aldı mektubu, heyecanla yırtmaya başladı. Pek anlamamıştı babası ama iyi birşey yazıyordu heralde. Kardeşi Bilal’e verdi. Bilal kağıdı okur okumaz bir çığlık atmıştı, “Kazandım!” diye.  Büyük okulu kazanmıştı anlaşılan. Kasabada gidilen 3 katlı okuldan daha büyüğüne.  Liseydi herhalde o okul. Şimdi ondan da büyüğüne gidecekti kardeşi.

Bir pıt sesi daha geldi kağıttan.

Geçen sene bir vakıftan iyi giyimli, şehirli abiler, ablalar gelmişti köye. Tek katlı köy okulunun mevcudunda kız öğrenci olmadığını gördüler. Tek tek evleri gezdiler. Dilan yeni nişanlanmıştı o sırada. 16 yaşındaydı. Ona birkaç soru sordular. Cevap veremedi. Babası sinirlendi. Dilan şehirli abiyle babasını izliyordu mahzun gözlerle.

“Hayır diyordu, bana tarlada lazım o. Hem 1 seneye kalmaz evlenecek. Benim hanemden çıkacak o. Sözümü bozamam” diyordu babası. Şehirliler dil döküyordu babasına. “Olmaz” diyordu. Dilan, okula gitme hayallerini yavaş yavaş suya gömüyordu.

Bir pıt sesi daha geldi kağıttan.

“Ver o kağıdı çabuk” diye bağırdı sert bir erkek sesi, “Mahvedeceksin kağıdı!”

Babası elinden almadan önce, kağıda boş gözlerle bakmaya bir süre daha devam etti Dilan. Okuyamıyordu. En azından okuyabilseydi, okuma-yazma öğrenebilseydi… Şimdi en azından Bilal’le birlikte sevinebilirdi bu habere. Ama sevinemiyordu. Çünkü kağıtta sevineceği herhangi bir haber göremiyordu Dilan.

“Aslan oğlum” diyordu babası. “Yarın bir dana keselim. Ahali de sevinsin.”

Erkek evlattı çünkü o. Tüm hayvanlar, tarlalar ona kalacaktı. Soyadı devam edecekti. Dilan da başkasına gidecek, onlardan olacaktı. Evlenene kadar bakardı babası. Zaten 1 ay sonra düğünü vardı Dilan’ın. Yeni bir nüfus cüzdanı vereceklerdi. Soyadı değişecekti kimliğinde. Ama o yeni soyadının ne olduğunu göremeyecekti.

Dilan boş gözlerle babasına bakıyordu.

Bir pıt sesi geldi yerdeki muşambadan. Gözleri, artık yerdeki muşambayı ıslatıyordu.

ayyash07

Yalnızlık senfonisi

•Haziran 22, 2008 • 1 Yorum

Rüzgar
Tatlı tatlı vuruyor yüzüme
Hafif bir kızıllık çarpıyor gözlerime
Denizle güneşin vuslatını izliyorum
Fonda dalgaların çaldıkları müzik
Yıldızların dansıyla büyüleniyor ortalık
Gün batıyor…
Soğuyor hava birden
Üşüyorum
Sıcağa hasretmiş gibi
İzliyorum sahilleri
Birbirine kenetlenmiş eller
Karşılıklı tebessüm savaşları
Aşkın ve sevginin su gibi akışı dillerden
Ya ben
Kim tutacak ellerimden
Kimden duyacağım aşk cümlelerini
Ya kim saracak kollarımdan
Kim dur diyecek özlemime
Hep üşüyeceğim ben
Hep anlamsız gelecek papatyalar bana
Güllere ihtiyaç duyamayacağım
Ağaçlarda imzam yer almayacak
Ağlayacağım
Yalnızlığım için
Ve yine canına okuyacağım sigaranın
Kalemim isyan edecek
Kalbim
Her zamanki gibi
Yalnızlığım için
Atmaya devam edecek…
Ve ben
Her zamanki gibi
Gelmeyen sevdaların anısına
Kadeh kaldıracağım
Susacağım…

ayyash07

Sus

•Haziran 20, 2008 • 2 Yorumlar

Sus
Bir şey demeye hakkın yok senin
Özür dileme benden
Bir elvedayı bile çok gördün giderken
Ve şimdi tekrar
Konmak istiyorsun yüreğime
Git
Yüreğimde yerin yok senin
Gidişinle kan doldu gözlerim
Zamanın ne demek olduğunu unuttum
Seni arıyordu ellerim
Ama gittin
Geri dönmeye hakkın yok senin
Sebepsiz yere gidişin
Tüketti umutlarımı
Yok etti tüm duygularımı
Ve sen benden
Seni yine sevmemi istiyorsun
Beni hala sevdiğini söylüyorsun
Sus
Beni sevmeye hakkın yok senin

ayyash07

Delilik

•Haziran 12, 2008 • 1 Yorum

Boş bir kaldırım
Bulutlu bir gökyüzü
Sessiz adımlar
Yağmur yağmak üzere
Tüm acısıyla ağlamak üzere dünya
Herkes sessiz
Suskun sanki
Herkes matemini yaşıyor bu anın
Ya da ben şizofrenim sadece
Elimde bir çiçekle
Geleceğini ümit ederek
Arşınlıyorum yolları
Evet deliyim ben
Akıl karı değil zaten
Onca söze inanmak
Onca tebessüme aldanmak
Bir buseye kanmak
Sonra da giderken
Ardından bakakalmak
Ağlamak gecelerce
Yalvarmak dönmen için
En sonunda çaresiz
Eve kapanmak
Beklemek ümitsizce
Belki gelirsin diye
Ama yinede mutluyum hala
Son verdiğin çiçekler duruyor vazomda
Çok zaman geçti, kurudular
Ama ben hala koklarım
İlk verdiğin günkü gibi
Hala saklarım kolyeni
İlk taktığın günkü gibi
Ve hala öperim resmini
İlk çekindiğimiz günkü gibi
Ve hala her akşam
Güneş battıktan sonra
Özlerim seni
Seni kaybettiğim günkü gibi

ayyash07

01:10 , 11/06/2008

Akşam yemeği

•Haziran 4, 2008 • Yorum Yapın

Gözleriyle salonu taradı.

Garsonu arıyordu salonda. Bir hamburger daha söyleyecekti garsona. Kendisi ve arkadaşlarının siparişlerini verec ekti. Garsonu arıyor, göz teması kurmaya çalışıyordu. Az sonra gördü, çağırdı ve siparişini verdi.

Hamburgerler geldi. Yanında kola olmazsa olmazdı zaten. Bir yandan şen kahkahalar arasında muhabbete devam ediliyor, bir yandan da yemekler yeniyordu.

1 ay olmuştu böyle toplanmayalı. Gece klüpleri, tiyatrolar, bowlingler, bilardolar. Her fırsatta bir araya gelip, değerlendiriyorlardı zamanlarını. Eğleniyorlardı. Gençtiler, zamanlarını değerlendirmek, hayattan zevk almak haklarıydı.

Orhan söz aldı:

“Esra’yla Diesel’e uğradık geçenlerde. Gömlek 50 liraydı. İnanabiliyor musunuz? Bu fiyata, bu kalite. Biraz şüphelendim ama sağlamdı gerçekten.”

Merve’deydi sıra:

“Modası geçmiştir onun. Seri sonu indirimidir. Çık sokağa, herkesin üzerinde vardır. Sen giymek ister misin böyle birşeyi.”

Özlem girdi araya:

“Herkesin giydiğini giymektense, çıplak gezmek en iyisi. Ben almam, fiyatında değilim.”

Kaan saatine baktı. Geç olmuştu. Kalabalığa döndü.

“Artık kalksak diyorum. Taksi bulabilir miyiz bu saatten sonra?”

Orhan cevapladı:

“Ben sizi bırakırım. Ama kalkmak istiyorsanız kalkalım.”

Merve bardakta kalan son birasını da yudumladıktan sonra toparlanmaya başladı.

Hesap istediler. Kaan aldı hesabı. Kimseye belli etmeden adisyon fişinde yazan tutara baktı. 210 lira çok değildi. Cebinden 230 ytl çıkarıp garsona verdi, para üstünü de “tip” olarak bırakmayı ihmal etmedi. Mekandan ayrıldılar.

Kaan kız arkadaşıyla yürümeyi seçti. Orhan’ın eve bırakma teklifini geri çevirdiler. Orhan biraz gönül koysa da Merve ile birlikte çıktı otoparktan. Az sonra Kaan’la Özlem caddede yürüyorlardı.

Özlem, Kaan’la kol kola yürürken, bir yandan da birşeyler anlatıyordu.

“Yarın Arnold’s’a gidelim derim ben. Makarnaları olağanüstü oranın. Hem ne zamandır gitmiyorduk bak, değişiklik olur bize de.”

Caddenin kenarında birşey dikkatini çekti Kaan’ın. Üstü başı perişan bir evsiz, bir sandukaya dayanmış – muhtemelen bir boyacıydı – ekmeğini yemeye çalışıyordu. İçinden ona gitmek, cebindeki tüm parayı ve evinin anahtarını ona vermek geçti Kaan’ın. Yarım saat öncesine kadar kendisinin pahalı dünya nimetlerinden faydalanıyor oluşu rahatsız etti. Dikkatini ona vermiş, o tarafa doğru yönelmek üzereyken, Özlem’in sesi araya girdi.

“Sen beni dinlemiyor musun? Niye bakıyorsun o sarhoşa. Bırak, leş gibi kokuyordur o şimdi. Hemen uzaklaşalım burdan.” dedi, yüzünde tiksinti dolu bir ifadeyle.

Kaan, koluna girmiş olan Özlem’in sürüklemesiyle çıktı evsiz adamın görüş alanından. İçinde bir yerlerde hala ufak bir sızı duymaktaydı. Ama dikkatini Özlem’e vermişti o. Beraber taksi bulmak umuduyla ana caddeye doğru yürüdüler.

Ama Kaan’ın aklından birşey hiç çıkmamıştı o gece.

Hayat gerçekten de hiç adil değildi.


ayyash07

Kır düğünü

•Mayıs 29, 2008 • Yorum Yapın

Aynada kendisine baktı. Işıl ışıldı. Uygun tonda, göz alıcı bir makyaj. Lüle lüle, açık kestane saçlar. Dökülen simlerle parlıyordu ışık altında. Dışarıda hafif bir müzikle konuklar ağırlanmaya başlamıştı. Çok güzel olacaktı bu düğün.

O gün dünya evine girecekti Pınar.

2 yıldır sevgilisi Koray’la bu anın hayallerini kurmuşlardı. Koray işinde terfi ettiği dolayısıyla maaşı arttığı zaman plan yapmaya başlamışlardı. Düğünün nerde olacağına, kaç kişiyi davet edeceklerine, evin yeri ve dizaynına, balayına, istedikleri çocuk sayısına kadar herşeyi planlamışlardı. Pınar sahip olduğu moda tasarım atölyesinde kendisi tasarlamıştı gelinliğini. Bunun yanında Koray’ın giyeceği takım da Pınar’ın eseriydi. Tüm çalışanlar bu mutlu güne davet edilmiş, 1’er maaş ikramiye bile verilmişti. Kızların kendi gelinliği için sarfettikleri emek için bu değerdi.

Rahatsız edici bir ses geliyordu kulaklarına.

Düğün hazırlıklarına Koray da yardım etmişti. Koray’ın gelemediği durumlarda en yakın arkadaşı İrem eşlik ediyordu kendisine. Zevkli kızdı İrem. Kendisi gibi o da moda tasarım eğitimi almıştı. Ama mesleğini değerlendirmiyordu. Beraber çalışmaları çok güzel olurdu.

Rahatsız edici sesi duymaya devam ediyordu.

Nikahın kıyılma vakti gelmişti artık. Açık yeşil alanda konuklar dikkatlerini masaya doğru gelmekte olan çifte yöneltti. Pınar gelinliğinin içerisinde bir melek gibiydi. Tüm dikkatlerin üzerine çevrildiğini biliyordu. 2 ay çalışmıştı o gelinlik için. İlgiyi hak etmeliydi. O düğünde bir peri gibi olmalıydı. Olduğunu biliyordu. Koray’ın çektiği sandalyesine otururken bu düşüncelerinden kurtuldu.

Rahatsız edici ses etkisini arttırarak gelmeye devam ediyordu.

Nikah memurunun bilindik sorusuna coşkulu bir şekilde “evet” demişti. Eksik kalmaması gereken bir formaliteyi de Koray’ın ayağına basarak gerçekleştirmeyi ihmal etmedi. Alkışlar arasında evlilik cüzdanını, nikah memurunun elinden aldı Pınar. Mutluluğu tarifsizdi. Ve sıra dansa gelmişti.

Ses sinirlerini bozmaya başlıyordu artık.

Koray’ın gözlerinin içine bakıyordu. Yanni’den “First Touch” parçası yardım ediyordu danslarına. Çok mutluydu Pınar. Herşey bu kadar mükemmel olmamalıydı.

Çalar saati kapatmak için doğruldu yatağından.

Saatine baktı. Rüyadan uyanma vaktiydi. İşe gitmeliydi. Patroniçeleri Emel Hanım’ın düğünde giyeceği gelinliği dikmeliydi. Bir kır düğünüyle dünya evine girecekti Emel Hanım. Gelinliğinde göz alıcı olması gerekirdi. Kalktı yerinden, işe gitmek için hazırlanmaya başladı.

Yarım saat sonra iş yerindeydi. İşe koyulma vaktiydi. Gelinliğe göz gezdirdi Pınar. Çok güzel bir gelinlikti gerçekten.

“Benim de böyle bir gelinliğim olsaydı keşke” diye geçirdi içinden.

ayyash07

İyi bir anne

•Mayıs 29, 2008 • Yorum Yapın

İdil iyi bir anneydi.

İlk çocuğuydu onun. Anıl henüz 3 yaşındaydı. Annesinin ilk göz ağrısıydı. Hep bu çocuğu beklemişlerdi. İdil normal yollardan hamile kalamamış, eşiyle beraber alternatif yolları denemeye karar vermişlerdi. Uzun bir tedaviden sonra bekledikleri yanıtı vermişti doktorları.

O günden sonra 8 aylık heyecanlı bir süreç içerisine girmişlerdi. Düzenli olarak ultrasona gidiyorlar, bebeklerinin gelişimini izleyebiliyorlardı. Cinsiyeti de belirlense tüm hazırlıklar eksiksiz yerine getirilecekti. Onu da öğrendiler bir süre sonra. Mavi renkli giysileri, odası hazırlanmaya başlamıştı.

İlk kucağına alışını hatırlıyordu çocuğunu. Mavi bornoz içerisinde kucağına verdikleri günü. Eşiyle birlikte hep bir ağızdan “Anıl” diye fısıldayışlarını hatırlıyordu. Yumuk gözkapaklarını nadir açtığı zamanlarda donuk mavi rengi gözlerini görebiliyorlardı. Tarifsiz bir mutluluktu.

Yaşlar boşanıyordu gözlerinden.

Büyüyordu Anıl. “De de de” heceleri dökülüyordu dilinden. Konuşmaya çalışıyordu. Olanca sevimliliğiyle “anne” diyeceği günleri bekliyordu.

Yürüyordu Anıl. Düşe kalka dengesini sağlamayı da öğrendi. Bu arada çevresindeki insanları da tanıyabiliyordu artık. Nesneleri tanıyabiliyordu. Özellikle oyuncaklarını. Arabalara oldum olası ilgisi vardı. Sürekli oyuncak araba alınırdı Anıl’a. Birkaç gün oynar, sıkılır kırardı. Annesi sinirlenirdi tabii.

Hıçkırıyordu İdil.

Mevfta olan oyuncaklarının sayısı bilinmiyordu. Annesini çileden çıkartıyordu Anıl. O bağırdıkça korkuyor, pusuyor ama vazgeçmiyordu. Annesi yanından gittikten sonra daha hiddetle vuruyordu arabaları. Sanki tüm suç onlarınmış gibi. Ama anlayamazdı Anıl. Annesinin neden ısrarla kendisine bağırdığını, vurduğunu anlayamazdı.

İdil ağlıyordu.

Birgün balkonda yakaladı annesi Anıl’ı. Saksının içindeki toprağın balkona dağıldığını gördü ilkin. Arada pembe-mor arası küçük yapraklarda seçiliyordu. Balkonda yetiştirdiği çiçeğin paramparça olduğunu anladı. Dahası balkon da yerlere saçılmış topraktan perişan haldeydi. Temizliği bitmezdi şimdi. Kan beynine çıktı düşündükçe. En son hatırladığı ağlamaktan kıpkırmızı kesilmiş küçük bir surattı. Bileği de incinmişti heralde. Oynatamıyordu.

Daha sonra bu yaptıklarından pişmanlık duysa da öfkesine hakim olamıyordu. Anıl, onun biricik çocuğuydu. Sahip olmak için nice sıkıntılara katlandığı çocuğu. Onu üzmek istemiyordu oysaki. Ama o da bazen hakediyordu.

İdil ağlıyordu.

Komşularıyla evin bahçesinde sohbet ediyordu İdil. Anıl da aynı apartmanda oturduğu, yaşıtı olan bir çocukla bisiklet sürüyordu. Muhabbet uzayıp gitmişti. Çaylar tazelendi; tabaklara kurabiyeler konuldu. Anıl hala bisiklet sürüyordu. 2. Katta oturan Hatice Teyze, gelininden bahsediyordu. Kurabiyeler, börekler atıştırılıyor, çaylar ardından yuvarlanıyordu. Kaldırımdan aşağı indi Anıl. İdil, tüm dikkatini Hatice Teyze’ye vermişti. Kah övgüyle bahsediyor gelininden, kah yerin dibine sokuyordu. Kendi kayınvalidesini düşündü İdil. Kısır diye aşağılandığı günler geldi aklına. Hatice Teyze’nin gelinini kıskandı birden. En küçük çocuğu ilkokula başlamıştı bu sene. Kendi çocuğuna daha 4 yıl vardı. Ama zekiydi Anıl. Yaramaz da olsa, zekiydi.

Ani fren ve çarpma sesiyle irkildi ahali.

İdil bir anda fırladı oturduğu yerden. Yola doğru koşarken arabanın önünde şekli bozulmuş bir metal yığını farketti. Az sonra sokak tamamıyla görüş mesafesindeydi. Az ileride, çöp tenekesinin yanındaki kırmızı birikintiye dikildi gözü. Devamına bakmak istemedi. Bayılmadan önce son gördüğü şey sandaleti ayağında kaymış, Anıl’ın kırılmış bacağıydı.

İdil ağlıyordu. Kocası kollarıyla sarmalamış, teskin etmeye çalışıyordu İdil’i. İdil hiç bir söylenene kulak asmıyor, sadece ağlıyordu. Hıçkıra hıçkıra. İleride bir grup genç beyaz çarşafa benzer birşeyi, kazılan çukura sokuyorlardı.

Hıçkırarak ağlıyordu İdil.

Keşke zamanı geri alabilseydi. Keşke daha sakin davranabilseydi. Keşke çocuğunu hiç üzmeseydi.

İdil iyi bir anneydi.

ayyash07

Hastane odası

•Mayıs 29, 2008 • 1 Yorum

Aniden uyandı…

Yorgun gözlerle karşısındaki adama baktı süre. Çökmüş bir yüz. Kırışıklarla dolu, kuru cilt. Deri altından belli olan kılcal damarlar. Canlılığını kaybetmiş gözler. Kazınmış, saçsız bir kafa… Vücuda bağlı serumlar, solunum cihazı. Korkunç bir tabloydu. Duygu konuşma duyusunu kaybetmiş, solgun gözlerle kendisine bakmakta olan yaşlı adamın gözlerine dikti gözlerini…

Ağlamak istiyordu adam. Hıçkıra hıçkıra ağlamak. Ne var ki gözlerinden 2-3 damla yaş boşaltabiliyordu sadece. Ağlamaya hakkı olmadığını biliyordu. Bu daha çok kahır veriyordu yaşlı adama…

Karşısında oturan genç kızın doğumu geldi gözlerinin önüne. İlk torunuydu onun. Kucağına ilk aldığı günü hatırladı. Henüz açılmamış, yumuk gözleriyle uyuyordu. Kıpkırmızıydı suratı. Nasılda sevinmişti. Ve 18 yıl geçti aradan. Şimdi o yumuk gözlü, küçük parmaklı Duygu kendisini izliyordu. Ona böyle görünmek onu dahada üzüyordu…

Askerlik günleri. Yastık altlarında saklanan Bafralar, Samsunlar, Birinciler… Kantinden aldığı yeni Sipahi paketini koymuştu yastığının altına. Asker ocağında tek yardımcısı oydu. Nişanlısı yüzüğü atmıştı askere gelmeden önce. Mahalle arkadaşlarıda ilaç niyetine tavsiye etmişti. Gerçekten iyi gelmişti. Unutuyordu onu. Daha çok sarıldı sigaraya. Şimdi hiç üzülmüyordu ayrıldığına. Mutluydu. Nasılsa sigarası ve koğuş arkadaşları yeterdi ona.

44 sene geçmişti askerden geleli. Hala aklındaydı. Düğünü, kızının doğumu, emeklemeleri, okula başlaması, evlenmesi, çocuk sahibi olması… Zaten hiç unutmazdı anılarını. Her hatırlayışında bir sigara yakar, efkar dağıtırdı. Zaman bu kadar çabuk geçmemeliydi.

Sesinin günden güne kısıldığını farketti. Daha mekanik bir hal alıyordu sesi. Boğuluyormuş gibi çıkıyordu. Boğaz ağrılarıda cabası… Doktora gitmeye karar verdi birgün…

Duygu makina sayesinde konuşabilen adamdan alamıyordu gözlerini. Dedesinin her geçen gün ölüme yaklaşğını bilmek acı veriyordu. Gırtlak kanseriydi dedesi. Yapılan tedavilere yanıt verememiş, kanser temizlenememişti. Şu saatten sonrada yapılabilecek tek şey ölümünü beklemekti.

Her aldığı nefeste ciğerleri yanıyordu sanki. Her nefeste daha fazla kahroluyordu. Kesilmiş parmaklarına baktı. Bir zamanlar sigarayı arasında tuttuğu parmaklarına. Şimdi ne parmaktan eser vardı, ne de dumanı içine çektiği gırtlaktan.

Sarsılmaya başladı. Öksürüyordu yine. Buraya yattığından beri hiç durmuyordu. Gözlerinden yaşlar akana kadar öksürüyordu. Hemşireler geldi odaya. Duygu’yu dışarı çıkardılar… Duygu çıkmadan önce aralık kapıdan son kez baktı dedesine…

Çocukluğunu evinin bahçesinde beraber oynayarak geçirdiği dedesinin ölümünü hazmedemiyordu Duygu.

Ağlıyordu şimdi. Dedesi için…

ayyash07

9 numaralı forma

•Mayıs 29, 2008 • Yorum Yapın

Son düdük… Maç bitmişti…

Futbolcular saha içerisinde çılgınca koşturmaya başlamıştı. Sezonun son maçını da galibiyetle tamamlamış, takımlarını bir üst kümeye taşımışlardı. Mağrurlardı. Birazdan mutluluklarını perçinleyecek olan kupayı havaya kaldıracak ve madalyalarını alacaklardı. Belki büyük klüplerin temsilcileri tarafından beğenilecek, altyapıda oynama teklifini bile alacaklardı.

Kupa seremonisi… Takım kaptanı, federasyon başkanının elinden kupayı almış ve takım arkadaşlarıyla birlikte havaya kaldırmıştı. Göğsüne baktı. Bir kurdeleyle boynuna asılmış madalyasını izledi bir süre… 9 numaralı formasıyla çıktığı maçları hatırladı kaptan. Attığı golleri, sakatlanmalarını, idmanları… Sezon boyunca gösterdiği performansla bu madalyaya layık görmüşlerdi onu.

Kupa masanın üzerine kondu. Kaptan bir süre izledi kupayı. Aldığı teklifi düşünüyordu. Büyük bir takımda, antrenmanlara katılması teklif edilmişti. Zirveye doğru adım adım yaklaştığını hissetti kaptan. İnandığı geleceğe… Gururluydu Ömer. 9 numaralı formasıyla, takım kaptanı Ömer.

Kapının arkasından annesinin sesi duyuldu:

-Ömer, yemeğini getirdim oğlum.

-Gir anne.

Fotoğraf albümünün kapağını kapattı Ömer. Annesinin komodinin üstüne bıraktığı yemek tepsisini aldı üzerine. Yemeye başladı. Bir yandanda perdenin aralık kısmından görünen caddeyi izliyordu. Caddede yürüyen, neşeli insanları. Kafeleri, lokantaları… Hayatı izliyordu.

Ömer arkadaşlarıyla eğlenmeye gitmişti. Kazandıkları bu zaferi kutlamaktı niyetleri. Eğlence bitti. Evlere dağılma vaktiydi. Ömer şimdi alış-veriş merkezinden çıkmış, arkadaşlarıyla yan yana yürüyordu. Neşe içindeydi Ömer. Gülüyordu, güldürüyordu. Herkes bu buluşmadan memnun kalmıştı. Haketmişlerdi nede olsa bunu. Ömer hedeflediği hayatı düşünüyordu. Dünyaca ünlü bir futbolcu olduğuna dair kurduğu hayalleri. Mutluydu Ömer. Herkes mutluydu…

Birden sırtında büyük bir acı hissetti Ömer. Hemen ardından boşlukta süzüldüğünü farketti. Ve çok kısa bir süre sonra daha şiddetli bir acı… Ve karanlık…

Gözlerini açtığında hastanedeydi. Annesinin ellerini tuttuğunu farketti. Annesi uyandığını görünce coşkuya kapıldı. Ağlıyordu. Oğlu uyandığı için ağlıyordu… Evet, Ömer yaşıyordu… Ama bir farkla…

Tepsiyi tekrar komodinin üzerine koydu. Pencereden caddede yürüyen insanları izlemeye devam ediyordu. Akşam güneşi odasının içine doluyordu. Üzerindeki yorganı kaldırdı. Bacaklarına baktı.

Caddede insanlar neşe içinde, gülümseyerek yürüyorlardı. Kimisi el ele, kimisi koşturarak…

Ömer gözlerini pencereden ayırdı. Akşam güneşinin aydınlattığı bacaklarına bakıyordu tekrar…

Bir daha yürüyemeyecek olan bacaklarına…

ayyash07